İnsan bu hayatta hakikatin, gerçeğin, doğrunun, iyinin, güzelin peşinden koşarsa, boşa geçirmiş bir hayatı olmaz. Bu yemek, cinsellik, alkol gibi hedonizm odaklı bir hayattan çok daha yaşanılası ve daha anlamlı bir hayattır. Kaliteli bir insan bunların peşinden koşar.
Bu insanlar bilinçaltında problemlere hızlı bir şekilde tanı koyup çözüm üretebilirler. Ancak bunu bilinç düzeyinde aynı hızda yapamazlar. çünkü bir dahinin aklından saniyede binlerce düşünce geçer. Binlerce hissi duyumsar. Bilim eskiden zekanın en büyük göstergesinin problem çözmek olduğunu söylerdi. Bilimsel bir araştırma zeki insanların problem çözmede yavaş kaldığını söylemektedir.
Zeki insanların problem çözmede yavaş kaldığına dair https://www.nature.com/articles/s41467-023-38626-y makale.
Deha, bir durum ya da olayda görünmeyeni görmek, klişelerden arınarak yepyeni şeyler söylemek, beynin her saniye eleştirel düşünce içinde olması, diğer insanların duygularına duyarlılık; her an, her şeye ve herkese empati yapma yeteneği, parçalar arasındaki ince detayları ve bağlantıları kurmak, insanları kısa zamanda tanımak, bir şeyleri çok kısıtlı verilerle anlamak ve çözmek (yani leb demeden leblebiyi anlamak).
Meraklı bir zihin, soyut düşünme, risk alma, rutini reddetme ve deha için kreatiflik ve alışılmışın dışında düşünmenin https://oxbridgehomelearning.uk/blog/characteristics-of-a-genius/ önemine dair makale
Dahiler sade olmaya özen gösterirler. çok fazla kıyafetleri yoktur. Pek aksesuar kullanmazlar. Yırtık bir giysiyi sorun etmeden giyebilirler.
Steve jobs'un neden hep aynı kıyafeti giydiğine dair bir https://www.inc.com/craig-bloem/this-1-unusual-habit-helped-make-mark-zuckerberg-steve-jobs-dr-dre-successful.html
İnsanlarla iletişim halinde olmayı sevmezler çünkü onlar kendi içsel monologlarını sürdürmek isterler. Arthur schopenhauer'un da dediği gibi zeki bir insan başkalarıyla diyalog içine girmekten çok hoşlanmaz çünkü başkalarıyla kurduğu hiçbir diyalog kendi monoloğu kadar zekice değildir....
İnsanların tuhaf düşünceleri var. Bir insanın seçilmiş olmasının o insana mutluluk getirdiğini düşünüyorlar. Eğer biri seçilmiş olduğunu düşünerek mutlu oluyorsa o insan seçilmiş kişi değildir. çünkü seçilmişlerin hayatı varoluşsal sancı, bilinçsel acı, bireysel yalnızlık, toplumdan soyutlanmak demektir. Seçilmiş kişilerin ne doğru düzgün bir hayatı olur, ne de arkadaş çevresi. Onlar insanlarla anlaşmakta, aynı dili konuşmakta, onlarla senkronize olmakta zorlanırlar. Ailesiyle bile anlaşamayanları vardır. Mutluluk ya da huzur getirdiği kesinlikle yanlıştır. Seçilmiş bir insan olmak dar ve dikenki patikalardan geçmektir. Doğarken zehir içmektir. Ancak kişi allah'a inanıyorsa onun tasarrufu için bunlara sabredilir. Bütün peygamberler acı dolu bir hayat yaşamış, kendilerine ait güzel bir hayatları olmamıştır.
Seçilmiş bir insanın en büyük kazancı sabırdır. O bütün acılara, kederlere, hüzünlere karşı sabırla muamele eder. Tekrar etmek istiyorum, seçilmiş insanların hayatları mutsuzluk ile örüntülüdür. Sıradan olmak ise mutluluk vericidir. Ortalama zeka, ortalama akıl, ortalama derinlik, ortalama donanım, ortalama nitelik iyidir. Biraz da kendini sevmek gereklidir. Bunlardıer insanı mutlu eden. örneğin, siz fatih sultan mehmed gibi bir dehanın mutlu olduğunu mu düşünüyorsunuz? değil, seçilmişler bazı anlarda ortalamadan daha mutlu olsalar da genele yayıldığında ve yüzeysel bakıldığında mutlu ya da huzurlu değillerdir.
Düşünmek, insanın düşünerek hakikate, iyiye, doğruya, güzele ve geçeğe ulaştığı bir keşif yöntemidir. Düşünceler insanın kendisine aittir. Bizim alanımızdır orası, bizim yerimizdir, bizden çıkmıştır. Kitaplar gibi beyne zorla alınan yabancı kavramlar değildir. İnsan düşünerek her şeye ulaşabilir. Eğer insan doğruya kendi düşünceleriyle ulaşıyorsa bu harika bir şeydir. Düşünmek bir anlama yöntemidir.
Zaman ve emek, her şeyi zamanla dalından koparılmaya müsait bir meyve ağacına çevirir. Ondan hasat almak için çabaya gereksinim vardır. Ermiş ve tatlı bir meyveyi öylece elde edemezsiniz. Fidanı toprağa dikmek, sulamak, budamak, ilgilenmek, beslemek zorundasınızdır. Bir insanın zihninde yaşamak ya da daha duygusal haliyle bir insanın kalbinde yer edinmek de adı konulamayacak kadar özel ve güzel bir şeydir. Bir başkasını bütüncül ve bireysel bilgelikten ve hayali deneyimlerden yola çıkarak beslemek, ona ilkokul/ortaokul/lise/üniversite sıralarında öğretilmemiş ahlaki, manevi ve düşünsel öğretileri aktarmak, onun körpe zihnini bilemek, ona yeni yollar sunmak; ona eleştirel düşünceyi, merakı, kuşkuyu ve tutkuyu öğretmek ve sonucucunda size derinden gelen gerçek bir saygı duymasını sağlamak, emek ve zaman gerektiren şeylerdir ve bunların sonucu hak edilmiş başarıdır. Bir başarıdır çünkü bir insana dokunmak tadılabilecek en büyük mutluluklardan biridir. Burada toplumdan ayrıştığımızı belirtmek gerekmektedir. Toplum başarıyı meslek, kariyer, örgün eğitim, para, ev, araç, evlilik gibi konularla bağdaştırır. Benim için başarı, bir başkasına, benim elimde olan (belki de zihnimde olan), tamamen benim olan, bana ait olan yararlı bir bilgiyi/deneyimi/düşünceyi/fikri/görüşü/tespiti/analizi/çıkarımı öğrencim addettiğim kişiye aktarmak ve bunun sonucunda da onun zihin yapısını parlak ve ilginç bir hale dönüştürmektir.
öğrencin bir gün senden de yüz çevirecektir. çünkü kendi hayatını kuracak, sevecek, sevilecek, evlenecek, evlat...
Kieslowski sinemanın zirvesidir. O eserlerini seyircinin önüne yoğun bir kasvet ve acıya bulayarak sunar. çok yüksek perdeden olmasa da yapıtlarında anlam bulmak mümkündür. çünkü sadelik bazen müthiş bir şeydir.
Dekalog'da başardığı şeyi ancak bir deha başarabilir. Dekalog'da başarmış olduğu şey sinema/tv'deki en iyi iş. O bantta daha iyisi yapılmadı.
Kubrick'in dekalog'daki performansıyla taktirini kazanmış bir yönetmen kieslowski:
"büyük sinemacıların eserlerinin belli bir yönü üzerinde durma konusunda hep isteksiz olmuşumdur çünkü bunun, eseri kaçınılmaz olarak basitleştirme ve indirgeme ihtimali vardır. Fakat kieslowski ve yardımcı yazar piesiewicz'in senaryolarını içeren bu kitapta fikirlerden sadece bahsetmek yerine bunları dramatize etme konusunda çok ender rastlanan bir yetenekleri olduğu gözlemini yapmak yersiz olmaz. Kastettikleri şeyi dramatik bir eylemle anlatarak, seyircinin, anlatılanın ötesinde gerçekleşen şeyleri keşfetmesi gibi bir kazanca da sahip oluyorlar. Bunu öyle hayranlık verici bir yetenekle yapıyorlar ki fikirlerin ortaya çıkışını farkedemiyor ve ancak çok sonraları kalbinize ne kadar derinden nüfuz ettiklerini anlayabiliyorsunuz."
Türkiye de içinde olmak üzere; afrika, orta doğu, uzak doğu, asya, güney amerika, kafkasya, hindistan, bangladeş gibi bölgelerin neredeyse tamamı geri kalmış yerler. Refah seviyesi düşük, insanlar çok saçma şekillerde ölüyor, toplumsal nezaket yok, bireyselleşme yok, kişi başı düşen milli gelir düşük, orduları geri kalmış ve benzeri sayılabilecek pek çok şey.
Sürekli türkiye'nin ne kadar kötü, çağdışı, medeniyetsiz olduğu söylenilir ancak yukarıda saydığım çoğu yer türkiye'den daha kötü durumda olan bölgelerdir. Tabi vatandaşın kendini hangi ülke ve toplumla mukayese edeceği kendi bileceği iştir.
Dünyada sadece avrupa, abd, kanada, avustralya, japonya ve bir kaç irili ufaklı bölge refah seviyesi yüksek, zeka seviyesi yüksek, medeni yerlerdir.
Yani geri kalmışlık yalnızca türkiye'ye özgü değil, dünyanın %70'i bu şekilde.
Bir kesim kitapların içindekilerle, yaptığı araştırmalarla, edindiği bilgilerle, okuduğu makalelerle aydın ve entelektüel olabileceğini düşünür. Genelde çiğ ve ham olan insanlar bu bilgi ve entelektüelite ile hayatın anlamına ve sırrına vakıf olabileceği hissine kapılır. Belki gerçektende insan aydın ve entelektüel olabilir, ancak hazır bilimsel bilgilerle ve örgün eğitimle yetişmiş olmak körpe ve parlak zihni köreltir. Bir zaman sonra kendi aklının ekmeğini yiyememeye başlar; ders kitaplarına, felsefe kitaplarına, edebi kitaplara, makalelere bağımlılık meydana gelir. Kişi onlar olmadan düşüncelerini besleyememeye başlar.
Bir bilge, doğrudan doğruya kendi aklıyla hareket eder. Zeka bir madense, akıl o madeni işleyen makinedir ve bilge insan her ikisini de bilgelik yolunda kullanır. çoktan kendi içine odaklanmış, içsel keşif yapmıştır. Ve orada, yani kendi içinde koca bir dünya yattığını, evreni anlamak için içimize yönelmemiz gerektiğini görür. Sonrasında da insanların içsel keşif yapmasına yardımcı olur. Duygusal ve zihinsel yeteneklerini sergilemeyi, kitap ya da makale okumaya tercih eder. Ve bir bilge öğrencilerine akla gelebilecek pek çok şeyi; zihinsel değerlerin yanı sıra, ahlaki ve manevi değerleri de öğretir.
Bilgelik kişinin kendi aklını, zekasını, derinliğini, donanımını, niteliğini, iç güdüsünü, dürtüsünü, doğasını kullanarak üst insan olmaktır.
Ne yazık ki, kendini entelektüel addeden bir kesim tarafından bilime tapmak diye bir olgu var. Bilim; desteklenmeyi ve konuşulmayı hak ediyor, ancak bilim toplumun iyiye, güzele, doğruya ve gerçeğe ulaşmasının tek yolu değil. Düşünmek, insanın kendi kendisine yapabileceği ve hakikate bu yolla ulaşabileceği zihinsel bir donanımdır.
Ve türkiye'de toplumun bir kesiminin bilime taptığını söylemek cahillik değildir. Bilime de, sanata da, felsefeye de ilgili bir insanım. "bu tespiti yapan insan bilimin getirdiği kolaylıkları kullanmasın öyleyse" demek boş bulunmaktan başka bir şey değildir. Karşı olduğumuz şey bilim değil, bilime tapmaktır.
Zekanın onunla birlikte çok ütopik şeyler getirdiğini düşünen bir toplumda yaşıyoruz. Sosyalleşme yeteneği, para kazanmak, becerili olmak, ağzın laf yapması, örgün eğitim ve kariyer başarısı, iyi bir iletişim gibi yükümlülükleri olduğu düşünülen bir şey zeka. Ancak gerçek böyle değil. Gerçek zeka başarısızlık, yoksulluk, sefillik getirir. Bu her başarısız, yoksul, sefil insanın zeki olduğu anlamına gelmez. Gerçek zeka toplumdan, insanlardan, genelgeçer eğlence anlayışından; sıradan, basit ve geçici mutluluklardan, sosyalleşmekten soyutlanmak demektir. Gerçek zeka sahip olunan beyin tarafından daima baskılanmak, esir alınmak, duyguyu yoğun ve derinden hissetmek ve düşünmek demektir. Zihin her daim yüksek perdeden düşünme ve çalışma halindedir. Ancak ölüm ve uyku o kafaya huzur getirebilir. Gerçek zeka yüzeysel bakıldığında mutsuz olsa da, derinlere inildiğinde mutludur. özellikle yalnızken mutludur. çünkü arthur schopenhauer'in de dediği gibi zeki insanın kendi kendine olan monologları başka insanlarla kurduğu hiçbir diyalogdan daha zekice, daha derinlikli ve daha katmanlı değildir.
Düşünmek, ama her şeye dair düşünmek; sorunlarını, sıkıntılarını ve dertlerini değil; insanı, hayatı, anlamı, güzelliği, iyiliği, doğruyu, gerçeği düşünmek bir keşif yöntemidir. Düşünmek insanın tüm bunlara ulaşma sürecidir. Ve erdemli bir eylemdir de bu. çünkü dünyadaki her şey, her türlü kitap, her türlü sanat eseri, her türlü felsefi eser, her türlü medeniyet düşünme ve düşüncelerden meydana gelmiştir. Kitapların düşünce ürünü şeyler olmadığını iddia edebilir misiniz? düşünceler yazı ile aktarılıp kalıcı bir aydınlanma çağını yaşadık. Her şey düşüncelerle meydana geldi. Düşündük ve düşünce ürettik. Duygu ve düşünceler neden sürekli birlikte anılırlar? çünkü insan duygularıyla düşünür. İkisi ayrılmaz birer parçadır.
Eğer çok düşünüyorsan bu senin başıboş bir serseri olmadığını gösterir. Ancak düşüncelerini eyleme geçirmekte zorlanıyorsan, hayatı kaçırıyorsan, eğlenemiyorsan, çok düşünerek insanların keyfini kaçırıyorsan ve bu yüzden kimse senin yanında olmak istemiyorsa, sosyalleşme yeteneğinden yoksun doğmuşsan eğer, yine de sevinmelisin. çünkü yaratan sana erdemler bütününü bahşetmiş. Biliyorum, üzülüyorsun, hiç kimsenin seni anlamadığını düşünüyorsun. Sonra bunu bir çok insanın da düşündüğünü, bu yüzden belki senin düşüncenin asılsız olduğunu da gözden geçiriyorsun.
Sana bir sır vereyim. Ben hayatımı düşünmeye, düşünce ve fikir üretmeye, düşünce ve fikirlere adamış biriyim. Herkese ve her şeye dair düşünürüm. Her şeyin dibini delerim. Bunu yaparak bir şeyleri keşfederim. Sen de...
Sevgi dolu eylem. İnsanın içini ısıtır, aydınlatır ve merhametle doldurur. İnsanlar bunu anlamasalar da, gülümsemenin gücünün farkında olmasalar da gülümsemek sevgi demektir. Ve sevgi evrenseldir.
En iyi call of duty oyunu, call of duty 2, call of duty: modern warfare 2, call of duty 4: modern warfare'dan biridir. Nedenlerine değinip oynadığım bütün oyunları değerlendireceğim.
Call of duty (ilk oyun): ilk çıktığında devrim gibi oyundu. çok yenilikler içeriyordu. Oyunu yapan ekip medal of honor'dan gelmeydi ve moh oyunları da call of duty gelene kadar devrim niteliğindeydi. Bu oyunu oynadım. Gayet güzel bir oyun.
Call of duty 2: ikinci dünya savaşını adeta yaşatan bir oyundur. Harika atmosfer, aşırı yenilikçi oyun. Oyun çıktığında fps tarihinde öyle bir oyun görülmemişti. Oyunun atmosferi çok iyiydi. Oyun rusya bölümlerinde sizi üşütüyordu. Normandiya çıkarması çok zor bölümdü. Ben ilk oynadığımda bölümü 10 defaya yakın geçememiştim. Rusya bölümleri harikaydı. Ruslar fakirlikten bomba yerine patatesle talim yapıyorlardı. Oyunun sonu da etkileyiciydi. Captain price omzunda taşıyordu bizi.
Call of duty 4: modern warfare: bu oyunda call of duty 2 gibi yeniliklerle dolu bir oyundu. Hikayesi ve atmosferi çok iyiydi. Bu oyundaki pripyat çernobil bölümü bütün oyunlar içerisinde en iyi oyun bölümüdür. çıktığında herkes bir devrim olarak görüyordu oyunu. Yepyeni şeyler vardı.
Call of duty: world at war: ben bu oyunu pek beğenmedim ama güzeldi. Oyunun optimizasyon sorunları vardı, bilgisayarımda kasıyordu. Bence call of duty'nin ilk...
Oyun varoş mahallelerde intikam uğruna öldürdüğümüz karakterlerle geçiyor. Sinema izletisi gibi oyun. Sinematik sahneler ve diyaloglar sinematik düzlemde fotoroman olarak veriliyor. Bu da anlatımı kuvvetlendiriyor. Bir hayli mistik bir havası var oyunun. öldürmek için gittiğimiz mekanlar fazlasıyla varoş. Atmosferi derinleştiren bir yaklaşımla mekanları varoş mahalleler olarak seçmişler. Mesela oyunun bir yerinde yatakları titreştiren bir düğme var. Seks yapan insanlar fantazi olarak kullanıyorlar bunu. Oyunda kimsenin seks yaptığını görmüyorsun, biliyorsun. Varoşluk güzel verilmiş oyuncuya. Max evinde odalar arasında öldürülmüş eşi ve bebeğini arıyor, eşi ve bebeği ağlıyor. Max diye bağırıyor, ama max olarak bir türlü bulamıyoruz eşini. Mekanlar atmosfere çok uygun. Epik bir anlatım katmış bu oyuna. Ben çok dramatik bir film izliyor ve fotoroman okuyormuş gibi hissettim oyunu oynarken. Müzikler bu atmosferin ruhuna çok uygun. öldürmeye çalıştığımız boss karakterler çok iyi, kafayı sıyırmış deli karakterler. Oyun suç üzerine kurulu. Düşmanlarımızın hepsi suçlu karakterler. Uyuşturucu işin içinde. Mesela bir sahnede uyuşturucu çekmiş yoksul bir adamla bir tuvalette karşılaşıyoruz. üzeri kirli bir adam yere çömelmiş uyuşturucu etkisinde kendi kendine konuşuyor. Mekanın varoşluğuyla birleşiyor bu ve ortaya cidden çok iyi bir ambiyans çıkıyor. Bu arada max'in eşi ve bebeği oyunun başında öldürülüyor. Spoiler değil yani. Oyunda beğenmediğim tek şey max'in ekşi suratı. Resmen...
Bir bebek geliyor dünyaya, minik, minnacık bedeniyle, ondan daha küçük yumuşacık elleriyle. Hiçbir şeyden habersiz, dünyanın sadece bir anne karnından ibaret olduğunu zannederek. çocuk büyüyor, süt içiyor, yemek yiyor, okula gidiyor. Her şeyi normal yaşıyor okulla tanışana dek. Sonrasında, en kötü başarısızlıklarla karşılaşıyor hayatının tamamında. Hiçbir zaman arkadaş edinemiyor. Bütün hepsi doğallıkla oluşturulmuş yalnızlığı, en ince ayrıntısına kadar yaşıyor, yaşamak zorunda kalıyor. Bağırıyorlar: neden normal değilsin? neden herkes gibi olamıyorsun? çocuk konuşuyor, dile geliyor, ifade ediyor kendini. Susturuyorlar: sen sus, boş konuşuyorsun, aptal! çocuk gülüyor. Güzel ve saf yüzündeki kahkahalar, kan ve göz yaşı oluyor birden. Hazmedemiyorlar...
Soğuk bir kış günü, bir bankın üzerinde, etrafta koşuşturan çocukları izliyor. Uzun saçlarının kırmızı paltosunun beline kadar ulaştığı, kendi yaşlarında gösterişsiz bir kız görüyor karşıda. Aynı kendisi gibi, yalnız, beklentisiz, umutsuz bakışlarla geçiyor önünden. Bir şeylerin şu dakikalarda son bulacağı hissine kapılarak, hayatında ilk defa, bir kızla konuşma isteği geçirerek yanına gidiyor. Kapalı hava, git gide büyüyen yağmur damlalarını beraberinde getirirken, yavaş adımlarla yürüyen kırmızı paltosunun kolluğundan sakince tutarak durduruyor. Hiç beklemediği bir anın yaşanması gibi, önemsiz ve dikkatsiz bakışlar birden pür dikkat kesiliveriyor kızda: "kolunuz..." diyor genç. "...çok inceler. Aynı benim bedenim gibi."
Anlamsız bir yüz ifadesiyle bakakalıyor kız. Bu...
Oyuncu bi erkek oyuncu bi kızla evlenirse demeyin keyfine.
Oyun oynayan (gamer) bir erkeğin bütün hayatı ailesi, işi ve oyunlarıdır. Geceleri dışarı çıkmaz, orada burada sürtmez, sizi aldatmaz. Sizi aldattığı tek şey en kötü oyun bilgisayarı ya da konsoludur. Evdedir, görünür bi yerdedir, kontrol altındadır. Alkolik, her gece dışarı giden, iş seyahatine diye gidip kadınlarla buluşan, alemlere akan bir erkek mi olsaydı?
Oyun oynamayı seven kaliteli bi erkek emin olun kendini başka yollarla da geliştirebilir. Her ne kadar oyun dünyasında bi çok lamer olsa da düzgün erkekler de var. Sanat, bilim, felsefe gibi alanlara ilgisi olmayacağı anlamına gelmez ki bilgisayar oyunları bi sanat dalıdır. Zihni buna uygun oyuncu bi erkek oyunlardan bi şeyler öğrenir. Yani bu kendini geliştirmeye katkı sağlar. çünkü tek oyunculu (singleplayer) oyunlar gerçek hayattan parçalar taşıyor. Soma, assassin's creed, l.a noire gibi oyunlar bi miktar entelektüel katkı sunuyor. Bunun yanı sıra ingilizce geliştiriyor ki benim ingilizce seviyemde oyunların katkısı vardır. Oyun oynamanın bi çok yararı var. Beyni güçlendirir, refleksleri hızlandırır, problem çözme becerisi kazandırır vesaire.
Yani babacım; tas kafalı, keko, sabıkalı, tehlikeli, silah taşıyan, alkolik, uyuşturucu bağımlısı, şiddet uygulama eğiliminde olan erkekleri tercih etmektense evinde oturup kuzu kuzu oyununu oynayan, gözetiminiz altında olan erkeği tercih etmek daha...
Utanmak insanı kirli şeylerden ve ruhun kirlenmesinden korur. çünkü utanmak ahlaki ve temiz olmayan şeyleri eyleme dökmeyi engeller. Tehlikeler, pislikler, kötülükler bu duygu sayesinde ekarte olur. Bazen hayatı yaşamak konusunda eksik kalsa da, insanı orijinal bir varlık kılabilir. Orada gerçek bir kişilik yatar.
Yüzü düşünceli ve masum bir şekilde belli bir yere sabit değilken yaşamın ve bilincin getirdiği varoluş acısını köküne kadar yaşamak ve her zaman ki gibi bir fotoğraf karesinde yalnız olmak.
Annem, yaşamım boyunca tanıdığım en bilge insandır. Hayatım onun öğrettiği ahlakî, manevî, kalbî değerleri ve öğretileriyle geçti. Hemen hemen her şeyi sorgularım. Eleştirel düşünceye, neden sonuç ilişkisi kurmaya, her şeyin doğasını incelemeye, gözlem yapmaya, düşünce ve fikir üretmeye, düşünmeye muktedir bir insanım. Lakin benim muktedirliğim genelde zihinsel ve düşünsel şeyler üzerine kuruludur. Yani ben çok sağlıklı, zengin, yakışıklı, dertsiz bir insan değilim. Düşünmem gereken çok şey, almam gereken çok sorumluluk var.
Andımız, mustafa kemal heykelleri, kamusal alanda onun fotoğrafları, bütün kitaplarda onun oluşu, derslerde hep onu işlememiz, öğretmenlerin dilinde hep o derken beynim mustafa kemal'e çok maruz kaldı. Bugün türkiye cumhuriyeti, adeta mustafa kemal'i sevmek üzerine kurgulanmış durumda. Hatta okulda mustafa kemal ile ilgili can dündar'ın sarı zeybek belgeselini izledim, duygulandım.
Sonra bi gün annem beni karşısına aldı. Bi kaç şey söyledi. O gün benim mustafa kemal'e karşı olan düşüncelerim değişti. Sevgisizliğim arttı ona karşı. Annem beni tehdit etmedi, yalan söylemedi, ona iftira atmadı. İki üç kısa söz ve benim bugünkü mustafa kemal'e dair düşüncelerimin temelini attı.
Annem büyük bir insan. Ben onun kadar büyük değilim. Bana disiplini, hayatı, sevgiyi, merhameti öğreten insan. öğretmenim, kanaat önderim, bilge insanım. Edilgen değil, yeri geldi mi sert duran bi duruş sahibi. çizgileri olan...
Bir insan, diğer insanlar tarafından anlaşılmakta, onlarla aynı dili konuşmakta, onlarla senkronize olmakta zorlanabilir. Bu başta kötü bir şey olarak gözükse de, kişinin anlaşılamayacak kadar karmaşık ve derin olduğunu gösterir. Belki acı çekersiniz. çünkü insanlar anlayamadığı şeyleri "bu benden değil" diyerek ötekileştirir. Ancak günün sonunda kendisiyle başbaşa kalan kahramanımız derinlerinde mutlu olduğunu görecektir. Ne yani, basit insanların kolayca anlaması nasıl hissettirecekti?
Ve tüm bu negatif davranış ve yaklaşımların içinde biri ona sevgiyle muamele ettiğinde onun hayatınızda olması gereken bir insan olduğunu anlarsınız. Sevgili veya eş olarak. Ve ona kalbinizi verirsiniz.
Kendisini dinlemek isteyecek kadar renkli bir iç dünyaya sahip insandır. Kendisiyle baş başa kalıp derin monologlarda bulunur. Bu monologlarda kendi zekasının parıltılarını hisseder. İçsel keşif, içsel yolculuk, içsel analiz yapar. çevresinde, kendinden başka tanımaya, odaklanmaya ve gözlem yapmaya değecek pek insan yoktur. Düşünür, sorgular, şüphe duyar, merak eder. Zihinsel araştırmalar yapar. Mutludur böyle, kendi başına. Ve bütün bunlar büyük bir güçtür. Pek çok şey ona aptalca gelir ve bu yüzden toplumun genelinin peşinde koştuğu şeylerin peşinde koşmaz. O derin, anlamlı, değerli şeylerin peşinden gider.
Duygular yoğunlaşır. Sana doğru yaydığı hisleri hissedersin. Onun parçalarını yüreğinde ve zihninde görürsün. Karşındaki insanın hislerini de kendi hislerin gibi görüntülere çevirirsin.
Onun sözlerine, ses tonuna, bakışlarına, gözlerine, hareketlerine maruz kaldıkça içini görmeye başlarsın.
Gerçek hayatta hiç görüşmemiş ve yıllardır yalnızca yazı, ses ve görüntü yoluyla iletişim kurmuş olsanız bile gönül bağı oluşur, beyinler senkronize olur, aynı dil konuşulur. Bu onun ruhunu, iç dünyasını, özünü görmek için yeterlidir. Hatta hiç görüşmeden yazarak iletişim kuran iki bireyin bağı daha derin, daha kuvvetli, daha sanatsal olabilir. çünkü orada materyalizm yoktur.
O özde güzelliği, iyiliği, bilgeliği, saygıyı, sevgiyi görmek mümkündür. O öz ki güzel bir ruhun kapısını açar. Ve ben çiçek gibi, aydınlık, berrak, duru, çok güzel ruhlar gördüğüm kadar çirkin ve kötü ruhlar da gördüm.
Bir insanın özünü görmek, ama basit bir davranışın veya basit bir sözün izdüşümü değil; içe, ruha, kalbe yönelik bir özü görmek ve o özün sahibini yaşam boyu hayat arkadaşı edinmek az insanın başına gelebilecek güzel bir şeydir.
Sigmund freud, bugün bilim çevrelerince çok da dikkate alınmasa da, kendisine hem saygı duyuyorum, hem de sempati besliyorum.
Bir şeyin bilimsel olması için deney ve gözlem yoluna ihtiyaç vardır. Oysaki psikoloji gibi bireysel, ruhsal, zihinsel ve içsel bir bilim dalında bu pek de işe yaramaz. Bu yüzden psikiyatristler bilimin bir parçası sayılırken psikologlara şüpheyle bakılır.
Lakin freud psikolojide devrim yaparken kendi aklının ekmeğini yemiştir. Kendi kişisel düşünce ve fikirlerini bilim dünyasına kabul ettirmiştir. Tespit yapmış ve bunu kitaplarında detaylı bir şekilde işlemiştir. Bu minvalde freud bilimde tektir. Düşünce ve fikirlerin bilgiyle yoğun bir ilişkisi vardır. Ve bu dünyada ilk bilgi insan zihninden çıkmıştır. Freud da psikoloji bilimine dair bilimsel bilgileri kendi zihninden, kendi aklından çıkarıp ortaya koymuştur. Zeki olduğu kuşku yok ki gerçek. Yoksa bu kadar ince ve çözümlemesi zor tespitlerin adamı olamazdı.
Belli bir amaç çerçevesinde kitap okuyanlara saygı duyuyorum. çünkü bu kendi eksikliğine tanı koyup çözüm üretmeye giden bir yoldur. Ve çoğu insan da kitap okumaya ihtiyaç duyar.
Lakin, bazı insanlar vardır ki onlar doğuştan gelen bir yetkinlikle doğarlar. Düşünmeyi evi bellerler ve hakikate, iyiye, doğruya, güzele, gerçeğe düşünme, sorgulama, şüphe duyma, merak etme yoluyla ulaşırlar. Düşünce ve fikir üretirler. Düşünme yetisi bunları bulma, bunlara ulaşma yolunda bir pusuladır. Düşünmek kitaplardan daha iyi bir anlama ve kavrama yoludur.
Bütün kitapların da düşünce ürünü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Düşünmek, ama dertlerini, sıkıntılarını, sorunlarını değil; hayatı, insanı, duyguları, ruhu, fiziksel ve bilimsel yasaları, doğayı, doğa kanunlarını düşünmek ve akabinde bunları özümsemek gerçek bir canlılıktır. İnsan beyninden çıkmış düşünceler insanın kendisine aittir. Oysa kitaplar yabancı düşünceleri beyne tıka basa doldurmaktadır.
Burada kitap okumayı eleştirdiğim düşünülmesin. Sadece düşünmek kitap da dahil bilgeliğe giden yolda her şeyden daha iyi bir yoldur. İnsanın kendi düşüncelerinin olmasından, kendine ait düşünce ve fikirlerinin olmasından, kendi aklının ekmeğini yiyerek düşünmesin ve sonucunda hakikate, doğruya, gerçeğe, iyiye, güzele ulaşmasından daha mutluluk verici ne olabilir?
Gerçekten yüksek zekaya sahip bir erkek sefil bir haldedir. Karşısındaki insanı böyle genelgeçer eğlence anlayışıyla eğlendiremez, ağzı laf yapmaz, çok konuşup boş konuşmaz. Zekanın en büyük göstergesi düşünmektir. Hayatta kalma becerilerinin olması değil. çevremde ne kadar zeki erkek gördüysem çoğunlukla yalnız insanlar oldular. çünkü sizin beklentiniz her zaman zeka adı altında eğlendiren, hayatta kalan ve çevresini de hayatta tutan, kaynak sağlayan, zekasını materyal düzlemde paraya çevirebilen, becerikli, sosyal ve pratik zekası yüksek insandı.
Oysa sevgili kadın arkadaşım, gerçek zeka insanı sefil bir hale sokar. O düşünmekten ve içine yönelmekten dışarıya ve dış dünyaya vakit bulamaz. Genellikle başarısız ve depresif bir haldedirler. Başarılı erkekle zeki erkeği karıştırıyorsunuz. Sosyalleşmek insanı vasatlığa sürükler. İnsan sosyalleştikçe derinliği azalır. Zeki insan içsel keşif ve içsel yoculuk halinde olan, içine yönelmiş, kendisiyle zaman geçirmeyi seven, donanımlı, bilinçli insanlardır. Bilinçli insan sizin kafanızdaki normlara uygun olmayan adamdır.
Sizin beklentiniz başka, zeki bir insanın bir ilişkide sunabileceği şeyler başka. O, kendisine uygun bir kızla ilişki içinde olduğunda gerçekten eğlendirir, ancak sizi sizin kafanızdaki şekillerde eğlendiremez. çünkü siz açıkça içi boş şekillerde eğlence arıyorsunuz. Düşlediğiniz gelecek materyalist bir gelecek.
Zeki arkadaşlarımın çoğu yalnız. Ve siz erkeklerden o kadar çok ilgi görüyorsunuz ki zeki bir erkeği tanımak bile istemiyorsunuz. İstenen...
Dünyada herkesin bir ahlak anlayışı, dünyaya bakışı, hayat görüşü vardır. Bazı insanların ise öz saygı, öz sevgi ve öz değerleri toplumun genelinin çok yukarısındadır. Hayatını bu üç manevi duyguyla onurlu bir şekilde devam ettiren insanlar vardır. Bu insanların onuru, değerleri, sevdikleri, düşünceleri vardır. Ahlak anlayışları son derece gelişmiştir. Toplumun genelinin sahip olduğu eğlence anlayışına sahip değillerdir. Hayalleri vardır ve idealist insanlardır. İşte bu insanlar, her erkeği elde ederim düşüncesinde, kibirli, değerini kadın olmasına borçlu, sosyalleşmekten, alışveriş ve makyaj yapmaktan, gezmekten başka bir hobisi olmayan, hiç zorluk ve fakirlik görmemiş, burnu havada toy kadınları hemen fark ederler ve onlar ne kadar güzel olurlarsa olsunlar peşlerinden diğer abaza erkekler gibi gitmezler. Bu kadınların hem bu erkekleri elde etmek gibi bir niyeti yoktur, hem erkek böyle bir kadının peşinden gitmeyecek kadar öz saygıya sahiptir, hem de kadın bu erkeğin peşinden gitse de, derinliği, ahlak anlayışı, zeka seviyesi onun kadar gelişmiş olmadığı için bu erkek tarafından reddedilir. Ayrıca kadın çevresindeki kalitesiz erkeklerden gördüğü bunaltıcı ilgiden dolayı kafasını kaldırıp bu nitelikli erkeğin niteliğini fark edemez. Bunun için çaba harcamaz. Onunla ilgilenen, onun sorumluluğunu almak isteyen, ona prenses gibi davranan erkekler varken gerek duymaz. Kadınların çoğu da bu yüzden elde etmeye uğraşmaz. Elde edilir. Ama dediğim...
Her öğrenciye her şeyin öğretildiği bir sistem olmamalıdır. İleri derecede matematik, biyoloji, kimya, fizik, müzik, türk edebiyatı, felsefe gibi dersler herkese öğretilmez.
Bir eğitim ve öğretimin en büyük amacı, çocuklara ahlak, değerleri, iyiliği, insanlığı, anlayışlı ve sabırlı olmayı, kreatif düşünmeyi, sorgulamayı öğretmektir. Ayrıca bilgi güçtür. Ne kadar çok efektif bilgi o kadar derinlikli, görgülü, anlayışlı, farkındalık sahibi, entelektüel insanlar meydana getirir. Fakat bunun yolu hayatta hiçbir işe yaramayacak, kişiyi daha iyi ve daha ahlaklı bir hale getirmeyecek ezber bilgiler, ezber dersler değildir.
Henüz okul çağı gelmeden çocukların evlerine gidilmeli. Bu çocukların neye eğilimi, neye yeteneği, neye potansiyeli olduğu belirlenmeli. Herkesin farklı konulara ilgisi olabilir. örneğin bir çocuk piyano çalmak istiyor. Ve piyanoyu güzel de çalıyor. Bu konuda bir yeteneği oluşabilir. Sadece müzik alanında eğitim veren okullar inşa edilmeli, ve müziğe yeteneği olan çocuk bu okula gönderilmeli. Müziğin yanı sıra temel düzeyde matematik, dilini iyi bilmesi için ileri düzeyde türkçe, ahlak ve görgü eğitimi, kreatif düşünmeye sevk eden öğrenim, entelektüelite için edebiyat tarihi, tarih konusunda cahil kalmaması için tarih, evrensel dili anlaması için ingilizce, hatta birden fazla dil için arapça, farsça, çince, ispanyolca gibi eğitimler de verilir. İleri düzey matematik, fizik, kimya ve benzeri gibi dersler verilmez. Ancak temelde verilecek ders...
Beyni ve kalbi gelişmiş, hassas, insanların duygularına ve acılarına, hayvanlara ve çevreye duyarlı, varoluşsal acılar çekmeye ve depresyona eğilimli, ruhu güzel insanların hissettiği bir duygudur. Bu dünyaya ve çağa ait hissedemezler. Bu devrin ve bu toplumun insanı değildirler. Problem aidiyetsizlik değildir. Kişi kendini onuruna, değerlerine, yüksek ahlak anlayışına, maneviyatına, ailesine ve başka münevver şeylere ait hissedebilir. çok üstün bir ahlak anlayışına ve yüksek zeka seviyesine sahip olmasından gelen bir uyumsuzluk söz konusudur. Kişi ne kadar çok denerse denesin topluma, dünyaya, onların basit ahlakına, derinliksiz aklına, çarpık ve yozlaşmış sistemlerine adapte olamaz. Onun derin anlayışında, çok katmanlı aklında ve karmaşık zekasında kaybolmak mümkündür. Elbette bu insanların çok sevdiği, değer verdiği, saygı duyduğu, taktir edilmesi gereken nitelikli insanların var olduğunu, hatta kendini dünyaya, çağa, topluma, devire ait hissetmeyen başka insanların da olduğunu bilir. örneğin sosyalleşmezler. Sosyalleşme yetenekleri yoktur. Sosyal zekaları düşüktür. Ve fakat sosyalleşmenin derin, nitelikli ve münevver şeylerin önünde bir engel olduğunu bilirler. Onlar sosyalleşmek yerine eve kapanmak zorunda kalırlar. Düşünürler, sorgularlar, şüphe ederler. Sanatla, bilimle, felsefeyle ilgilenirler. Araştırırlar, okurlar, bilgi edinirler. Derinlikli şeylerin peşinden giderler. Onları sosyalleşmekten alıkoyan şey ahlaki kapasiteleri, yüksek zekaları, engin bilinçleri, güzel ruhları, sürekli çalışan zihinleri, güzel kalpleridir. Sosyalleşmenin insanı kirleten, insanın derin ve karmaşık düşünmesine...
Lisede tarih öğretmeni osmanlı devleti'ni anlatırken, ona, "osmanlı'da en sevdiğiniz padişah kim?" diye sordum. O da osman bey dedi. Sanki normal olan buymuş, osmanlı'yı seven herkesin en çok sevmesi gereken padişah osman bey'miş çünkü büyük bir devleti kurmuş gibi bir ses tonuyla, soruma şaşırır gibi. Bir düşününce aslında osmanlı devleti'nin en iyi padişahı osman bey'dir. Babasından aldığı beyliği devlet haline getirmiş, dünyaya yüzyıllarca adaletle hükmedecek bir devletin temelini çok sağlam, çok iyi, çok nitelikli bir şekilde atmıştır. Bir çok oyunlar kurmuş, beyliğine, devletine ve kendisine kurulan oyunları tek tek bozmuştur. Hatta "oyun içinde oyun" diye rivayet edilen bir söz söylemiştir. Zeki, akıllı, adaletli, liyakatli, oyun kurucu, oyun bozan bir adam.
Onun ruhunun kalbinizde ve zihninizde olması. Sanki gözlerinizle görüyormuş gibi yakınınızda olması. Binlerce kilometre uzaklık da olsa bir el yakınlığındaymış gibi hissetmek. Duyduğunuz sevgiyle onunla bir bütün olmak. Hiçbir şey güzel bir ruhu hissetmek kadar güzel değildir.
Dostoyevski ve sigmund freud, psikoloji bilimine dünyada en çok katkı yapmış iki yazar. Dostoyevski her ne kadar edebiyat alanında eserler vermiş olsa da, psikolojiyi mükemmel bir şekilde beslemiştir. Henüz ortada psikoloji diye bir bilim dalı yokken yazmıştır kitaplarının çoğunu. İnsanı en iyi anlatan yazardır. İnsanın iç dünyasını harika anlatır. Sanki dostoyevski bütün insanları tanıyormuş da, herkesin içini yazıya döker.
Dostoyevski, insana dair en iyi ve en derin tespitlerin sahibidir. Bugün bilim dostoyevski'nin söylemlerinin aksini ispat edememektedir. Hiçbir bilimsel metota, deneye ve deneme yanılma yoluna başvurmamasına rağmen gerçekçi bir şekilde resmetmiştir insanı. On yıllardır psikoloji bilimiyle iç içe bir insan olan psikoloji dalında beni dostoyevski kadar etkileyen biri olmamıştır. Yeraltından notlar ve karamazov kardeşler tam bir şaheserdir. Diyebilirsiniz ki dostoyevski sadece edebi ürünler vermiştir, psikoloji ya da bilim ile bir alakası yoktur. Dostoyevski tam olarak edebiyat ve bilim dalını (psikolojiyi) birleştirmiştir. Hem de ortada henüz psikoloji diye bir bilim dalı yokken. Kim dostoyevski'nin psikolojiye olan katkılarını yok sayabilir ki? hatta gerçekçi olmak için şunu da net bir şekilde söylemem gerekiyor ki: dostoyevski, freud'dan da daha iyi bir psikologdur.
Stefan zweig: dostoyevski psikologların psikoloğudur. Dostoyevski bilinçdışının yeraltı dünyasına doktorlardan, hukukçulardan, suç uzmanlarından ve psikopatlardan daha derin bir şekilde sokulmuştur.
Sosyalleşmek, dışarı çıkmak, sürekli kafeye gitmek, bara ve cluba gitmek, alkol içmek, seks yapmak ve bunlarla övünmek, herhangi bir derinliğe sahip olmayan, ortalama zekaya sahip, yüzeysel ve sığ, donanımsız insanların başarılı olduğu konulardır. Zeki, donanımlı, derinlikli, kendini iyi tanıyan, zihinsel ve duygusal olarak yetenekli insanlar çok sosyalleşmezler ve çoğunluğun sahip olduğu istek ve hobilere sahip değillerdir. Ortalama insanı mutlu eden basitlikleri yapan insanlara kızmıyorum ama benim ilgilendiğim şeyler değil ve bunlar herhangi bir övgüyü hak etmiyor.
Eve kapanıp düşünmek, sorgulamak, şüphe duymak üst düzey insanların hayatıdır.
Ben küçük bir çocukken, ne zaman anneme, bana yapılan bir haksızlıktan, kötülükten bahsetsem, annem bana, "kötüyle kötü olma, yoksa ondan ne farkın kalır" derdi. Bu ve daha pek çok düstur ile büyüdüm.
Annem sokrates ya da aristo gibi kadındı. Hayatımı ondan öğrendiğim şeyler neticesinde yaşadım.
Oyun oynayan insanların onlarca hayatı olur. çünkü oyun oynayanlar onlarca farklı karaktere bürünür, onlarca farklı hayatı yaşar. 1 hayatla onlarca farklı hayatı deneyimler. Kimi zaman call of duty'de soap mactavish olup captain price ile görevden göreve koşar, kimi zaman soma'da simon jarret olup insanlığı kurtarmaya çalışır, kimi zaman the walking dead'de lee olup clementine'ı korur, kimi zaman batman: arkham city'de batman olup gotham şehrini kurtarır, kimi zaman l.a. Noire'de cole phelps olup dava çözer, kimi zaman mafia ii'de vito scaletta olup maceradan maceraya atlar. Bu böyle gider. Farklı hayatlar yaşar oyuncular. Her hayatta farklı bir hayatı deneyimler. Kimi zaman 2. Dünya savaşı'nda, kimi zaman 1960'larda, kimi zaman 14. Yüzyılda, kimi zaman abd'de, kimi zaman paris'te, kimi zaman londra'da, kimi zaman uzak doğuda, kim zaman avrupa'da, kimi zaman ortadoğu'da. Oyuncu olmak demek, onlarca farklı hayatı yaşamak demek...
Sapyoseksüel; karşı cinsin entelektüelitesine, bilgi dağarcığına, kelime haznesine, her şeyi araştırmasına, kitap okumasına, belgesel ve film izlemesine ve benzeri entelektüel bir etkileşim içinde olana vurulan kişi değildir. Sapyoseksüel; çok düşünen, düşünce ve fikir üreten, analiz yapan, tespit ve çıkarımlarda bulunan, empati yapan, insanları kolayca tanıyan, söyleyecek anlamlı şeyleri olan, bir konuşma esnasında derinleşebilen, derin, değerli şeylerin peşinden giden, öz saygısı yüksek, sorunlara tanı koyup çözümler üreten, yeni şeyler söyleyebilen, içgörü sahibi, içsel keşif yapabilen, hazır bilgiyi kitaplardan veya internetten tüketmek yerine kendi aklını kullanarak bilgi üreten insana vurulur.
Yani şunu söylemek istiyorum: sapyoseksüel kendi aklının ekmeğini yiyerek bir şeyler üreteni sever. Bu düşünce olabilir, fikir olabilir, kitap olabilir, kısa film olabilir, yazmak olabilir, derin diyaloglar olabilir. Entelektüel; beyni gelişmiş zeki insanların ürettiği şeyleri tüketerek zihnini geliştirir, zeki insanlar entelektüeller için, toplum için, herkes için belli bir klasmanın üzerinde şeyler ortaya koyar. Ve sapyoseksüel aradaki farkı bilip entelektüele değil zeki olana yönelir.
Beyni gelişmiş insanın gözle görülür bir şeyler üretmesine de gerek yok. O zaten zihninde daima bir şeyler üretmektedir. Sapyoseksüel insan karşı cinste bunu anlar. Onun sözlerinden, ses tonundan, bakışlarından, gözlerinden, yüz ifadesinden vs bir şekilde anlar. çünkü sapyoseksüellerin de beyni gelişmiştir.
Bir şeyler için emek veriyorsun. Bir ilişki, arkadaşlık, bağ için. Aklını henüz kaybetmemiş, iyimserliğini korumuş, insanlara sevgi besleyen gerçek insanlar tanıyorsun. Bu insanları hayatına alıyorsun. Derin ve güçlü bir bağ oluşturuyorsun. Bunları ilmek ilmek işliyorsun. Onun kalbinde ve beyninde yer ediniyorsun. Sana saygı duyuyor. Bir insanın size saygı duymasını sağlamak zordur. Bunu başarıyorsun. Derin ve anlamlı diyaloglar kuruyor, onun seni kendi dünyasına dahil etmesini sağlıyorsun. Ona, gerçekten, ama gerçek anlamda iyi geliyorsun. Seni içten gelen bir sevgiyle seviyor. Ve tüm bunlar ruhunu minimum seviyede kirletmiş, temiz bir akla sahip bir insanın size karşı olan duygu ve düşünceleri oluyor. Onun yalnızlığını berrak bir huzura buluyorsun. öğretiyorsun, öğreniyorsun. Arkadaşın, dostun, sevgilin, eşin oluyor onlar. Hayatına bir yerden giriyor. Gerçekten nitelikli bireylerin, yozlaşmış dünyada kendini muhafaza edebilmişlerin dünyasında yer edinmek bir başarı değil midir? donanımlı kişilerin dostluğunu kazanmak, kişinin kendini tanımlarken, "hem ben böyle bir kişinin dünyasında yer ediniyorum, hem o. Ve o benim dostum!" demek basitlik mi?
Bir insan için en faydalı eğitimin psikoloji üzerine olduğunu düşünüyorum. İnsanları, onların duygularını, hislerini, düşüncelerini, motivasyonlarını, potansiyellerini, eğilimlerini anlamak. Bu hayatta insandan daha önemli çok az şey var. İnsana dair doğruları ve gerçekleri de psikoloji bilimi sayesinde anlıyoruz. İnsan sarrafı, psikolog gibi ünvanlar çok değerlidir. İnsanı anlamak, empati yapmak, anlayışlı olmak, insanın tabiatını bilmek, davranışlarının arkasında yatan duygu ve düşünceleri bilmek değerlidir. Bu yüzden psikoloji her yaştan insan için önemlidir.
Toplumu anlamak da önemli bir amaç olabilir ve değerlidir. Eğer toplumu anlarsak toplumun sorunlarına tanılar koyup çözümler üretebilir, daha iyi, daha değerli, daha münevver bir toplum meydana getirebiliriz. Hem sosyoloji, psikoloji ile bağlantılıdır. Birinde bireysel bir inceleme, diğerinde toplumsal bir inceleme söz konusudur.
İnsan diğer bütün insanlarla beyin ve kalp aracılığıyla senkronizasyon halindedir. Biriyle yakınlaştıkça, senkronizasyon artar. İnsan, senkronizasyonunun olmadığı insanlarla uyumsuz olur. Sevdiğiniz bir insanla yanyana yürürken uyum içerisindesinizdir. Konuşurken, bakışırken, birlikte yürürken, bir şey verirken, mesajlaşırken, arada binlerce kilometre olsa da senkronizasyon vardır. Yani iki insan daima senkronizasyon içindedir. Yakınlaştıkça artar.
Senkronizasyonsuzluk, anlaşamamak, uyum içinde olamamaktır. Beyin karşıya gerekli duygu, düşünce ve kararları gönderemediğinde oluşur. Senkronizasyon çok hızlıdır. Neredeyse sizin düşüncelerinizden bile hızlıdır. Hissettiğiniz ve düşündüğünüz anda karşıya yollar ve karşı taraf bilinçsizce buna uygun davranır. En iyi ikililer, en iyi senkronizasyona sahip olanlardır. Bir insanla iyi bir senkronizasyona sahip olmanız için aynı düşüncelere sahip olmanız gerekmez. Beynin uyumluluğu, beynin birbirini tamamlaması önemlidir. İnsan, beyinlerarası bir şekilde başka bir insanla her daim senkronizasyon içindedir. Bu internete bağlanmak için doğru kabloyu modeme takmak gibi bir şey. İki insanın beyindeki milyonlarca kablo, karşı tarafa bağlanır. Böylelikle harika bir senkronizasyon ortaya çıkar. İnsan bu senkronizasyonu anlayamaz, onu fark edebilecek bilince sahip değildir. Ancak bu senkronizasyon olmasaydı insanlar birbirleriyle anlaşamazdı. Ben bunları önceden düşünmüştüm. Bununla ilgili bir yazı ya da makale okumamıştım. Böyle bir düşünceye sahiptim. Sonra bununla ilgili yazılar olduğunu gördüm.
Beyin, halen gizemini koruyan bir organ. Hakkında bilmediğimiz çok şey var. Herkesin tahmin edebileceği üzere kalp ve duygular da beyin sayesinde vardır. üzüldüğümüzde, kızdığımızda, mutlu olduğumuzda, korktuğumuzda oluşan duygular beyinde oluşur. Benim bahsini açmak istediğim, anlatmak istediğim şey beyinlerarası veri alış verişi, beyinlerin duygusal ve düşünsel anlamda birbirlerine bağlanmalarıdır. Daha önce beyinlerarası alışveriş ve insanoğlunun birbirleriyle senkronize olması konusunda yazılmış yazılar görmüştüm. Ancak benim anlatacağım şeyle ilgili detaylı bir yazı, analiz, makale ya da deneme görmedim.
Telepati denilen bir şey var. Beyinlerarası düşünce alışverişi, düşünce gönderimi. Bunun gerçek olduğuna %100 eminim. Konu beyinlerin duygusal ve düşünsel olarak veri alışverişi yapması, birbirlerine bağlanması, senkronizasyon halinde olmasıdır.
Bir insan sevdiği başka bir insan ile konuşurken beyin karşı tarafın beyniyle veri alışverişi yapmaya başlıyor. Bağlantıya geçiyor. Beyinde bir alıcı bir de verici var. Sevilen insanla vakit geçirdikçe onun duygularını, sevgisini, ruhunu hissetmeye başlıyor insan. En çok da ruh depolanıyor beyinde. Sevdiğiniz insanın olmadığı bir ortamda onun adı geçtiğinde onu sadece adıyla değil, bir anlığına ruhuyla düşünüp hissediyorsunuz. Bu da, beyindeki alıcı ve vericiler sayesinde oluyor.
Beyinde bağlantı gönderilen kancalar ve bağlantı alınan delikler var. İnsan, yabancı bir insanla ilk tanıştığında, onunla konuştukça karşı tarafın alıcısına, beynindeki boşluklara kendi duygularını, hislerini, ruhunu göndermeye başlıyor....
İnsan yalnızlıktan ölür mü?
Ölüyorum işte!
İstemsizce dökülüyor dilimden son cümleler
Açıldı öbür dünyaya perdeler
Artık tüm benliğim sendeler
Beni sevenler nerdeler?
Açıldı öbür dünyaya perdeler.
Kendini olduğundan güçlü görmek, çoğu zaman bir yanılsama değil, hayatta kalmanın ta kendisidir. İnsan, kendi sınırlarını bilmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmemek için bilinçdışı bir pazarlık yapar; gerçeklik ile arzu arasındaki o ince çizgide kendine daha geniş bir alan açar. Bu alan, Raskolnikov'un kendini sıradanlığın üzerinde konumlandırması gibi, vicdanın sesini bastırmak için kurulmuş bir savunma mekanizmasıdır. o, kocakarıyı öldürdüğünde aslında kendi içindeki sıradanlık korkusunu da öldürmeye çalışıyordu; ama geniş bilinç, en büyük cezayı kendisi keser.
Bu durumun kökeninde, toplumun dayattığı başarı ve yeterlilik mitleriyle yüzleşememenin getirdiği bir kırılganlık yatar. Nitelikli olana duyulan özlem ile niteliksiz kalma korkusu arasında sıkışan birey, kendini olduğundan büyük göstererek aslında en derin eksikliğini örtbas eder. Aşağılık kompleksinin gölgesinde büyüyen bu sahte güç, tıpkı bir jüri üyesinin suçlu çocuğu canı pahasına savunması gibi, kişinin kendi içindeki çatışmayı dış dünyaya yansıtmasıdır. Çünkü kendini güçlü görmek, çoğu zaman güçsüzlüğünü kabul etmekten çok daha kolaydır; kabul, beraberinde değişimi, değişim ise bilinmeyen bir eşiğe adım atmayı gerektirir.
Oysa gerçek güç, bu yanılsamayı sürdürmekte değil, kendi sınırlarının farkında olarak o sınırları zorlamakta saklıdır. Bir insanın kendini sevmesi, kusurlarını görmezden gelmesi değil, onlarla barışık yaşamasıdır. Kendini olduğundan güçlü görmek, başkalarıyla kurduğun diyalogları da sahte bir zemine oturtur; çünkü karşındakiyle gerçek bir senkronizasyon yakalamak,...
Okumuşluk, çoğu zaman birikimle karıştırılır. Oysa birikim, kitapların arasında geçen yılların değil, o kitapların içindeki cümlelerin hayatınıza değip değmediğinin göstergesidir. İnsanlar kütüphaneler dolusu bilgiyi ezberleyip yine de hayatın en basit sorusu karşısında çaresiz kalabilir. Bilgelik ise bambaşka bir yerde durur; orada ezber yoktur, anlamak vardır. Bir cümleyi yüzlerce kez okumakla, o cümlenin içinizde yankılanmasına izin vermek arasındaki fark gibidir bu. İlki birikimdir, ikincisi dönüşümdür.
okumuş insan, bilgiyi taşır; bilge insan, bilgiyi yaşar. Taşımak kolaydır çünkü dışarıda duran her şey gibi yüzeyseldir. yaşamak ise acıtır; çünkü bildiğiniz şeyin gereğini yapmak, çoğu zaman konfor alanınızdan çıkmayı zorunlu kılar. Bir şeyi bilip insanlara anlatamamaktan daha kötüsü, bildiğini yapamamaktır. Bu cümle, okumuşluk ile bilgelik arasındaki uçurumun en net fotoğrafıdır. okumuşluk size cümleler verir; bilgelik ise o cümlelerin altında ezilmeden yürümeyi öğretir. Ama ezilmeden yürümek nedir? Acı çekerek, hata yaparak, bazen dizlerinizin üstünde sürünerek öğrenilen bir denge sanatıdır.
Bir de şu var: İnsanlar derin, karmaşık ve nitelikli bir zihne pek saygı göstermezler. Çünkü derinlik, emek ister; emek ise çoğunluğun kaçındığı bir yüktür. Okumuş insan bu yükü sırtlanır ama çoğu zaman bunu bir gösterişe dönüştürür. Oysa bilge, yükünü içinde taşır; dışarıdan bakıldığında sıradan görünür. Sıradanlığın içinde saklı bir derinlik, kalabalığın gözünden kaçar. Çünkü kalabalık, parlak olanı...
Zekânın yalnızlıkla arasındaki ilişki, çoğu zaman yanlış okunur. İnsanlar bunu bir ödül ya da ceza gibi görür; oysa derin düşünen birinin yalnızlığı ne bir kaçıştır ne de bir kayıp. Bu, düşüncenin doğal bir sonucudur. Kalabalıklar içinde bile sürdürülen o iç konuşma, kişiyi kendi zihninin derinliklerine çeker ve orada öyle verimli bir sessizlik başlar ki, dışarıdaki gürültü anlamsızlaşır.
Varoluş sancısı çeken insanlar ekseriyetle bilinçli insanlardır. Her şeyin daha çok farkındadırlar; bu farkındalık onları sosyalleşmek yerine eve kapanıp düşünmeye, sorgulamaya, şüphe duymaya iter. Doğrularla ve gerçeklerle yüzleşmek kolay iş değildir. Bu yüzden zeki insanların çevresinde az ama öz insan bulunur. Onlar için sohbetin niteliği, niceliğinden her zaman üstündür; sıradan bir muhabbetin içinde kaybolup gitmektense, birkaç saatlik derin bir konuşmayı tercih ederler. Bu seçim kibir değil, zihnin açlığıdır.
Başarıya gelince... İşte asıl mesele burada düğümleniyor. Yalnızlık, zeki insanın üretimini besleyen en verimli topraktır. Bir insan ne kadar derinse, ürettiği eser de o denli çarpıcı ve ilginç olur. Çünkü derinlik, yüzeyde görünmeyen bağlantıları kurmayı gerektirir ve bu bağlantılar ancak sessizlikte, dikkat dağıtıcı unsurlardan uzakta kurulabilir. Kalabalıklar fikir verir belki ama onları olgunlaştıran hep o yalnız saatlerdir. Ne var ki bu durumun bir de gölgesi vardır. Zeki insan, kendi standartlarını o kadar yükseltir ki başarıyı...
Zekâ ile servet arasında kurulan doğrusal ilişki, insanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biridir. toplum, parlak zekâların neden çoğu zaman kenarda kaldığını sorgulamaz; onları görmezden gelir ya da daha kötüsü, dışlar. Oysa mesele, zekânın paraya dönüşememesinde değil, zekânın kendisinin farklı bir değer ölçeğine tabi olmasında gizlidir. Zeki insan, dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu anlamaya çalıştığı için, sistemin dayattığı kural oyunlarına katılmakta zorlanır.
Sıradan zekâ, mevcut düzenin içinde avantaj elde etmeye odaklanırken; üstün zekâ, düzenin kendisini sorgular. Bu sorgulama, kişiyi maddi kazançtan çok içsel bir arayışa iter. Çünkü zeki insan, paranın bir amaç değil, araç olduğunu bilir; fakat bu bilgi, onu sistemin işleyişine uyum sağlamaktan alıkoyar. Sabah dokuzda işe gitmek, mesai saatlerini doldurmak, patronun isteklerini sorgusuzca yerine getirmek; zihni sürekli daha büyük sorularla meşgul olan bir insan için adeta bir hapishane gibidir. Albert Einstein'ın da belirttiği gibi, zekâsıyla övünen bir insan, hapishanesinin genişliğiyle övünen insana benzer. Bu hapishanenin duvarları, toplumun dayattığı çalışma düzeni, tüketim alışkanlıkları ve kariyer beklentileriyle örülmüştür.
Farklı olmanın bedeli çoğu zaman doğuştan yalnızlıkla ödenir. Zeki insan, çevresindeki insanların konuşmalarının yüzeyselliğini, kaygılarının küçüklüğünü görür; bu durum onu toplumdan uzaklaştırır, iç dünyasına çekilmeye iter. Yalnızlık, onun hem en büyük düşmanı hem de en sadık dostudur. Çünkü düşünmek için yalnızlığa...
İnsanın kendine dair en büyük yanılgısı, dünyayı olduğu gibi gördüğünü sanmasıdır. Oysa gördüğümüz şey, çoğunlukla içimizdeki karanlığın ve aydınlığın dışarıya vurmuş gölgesidir. Bu yüzden bir manzara karşısında iki kişi aynı duyguyu yaşamaz; biri huzur bulurken diğeri o manzarada kaybolmuşluğunu seyreder. Bakış açısı dediğimiz şey, aslında içsel keşiflerimizin toplamıdır; ne kadar derine inebildiysek, dışarıyı da o kadar net görebiliriz. Ama bu derinlik kolay kazanılmaz; çoğu zaman acıyla, sorgulamayla ve yalnızlıkla örülür.
Zeki insanların çoğunun sosyal olmaması tesadüf değildir. Kalabalıklar, derinlikten kaçanların sığınağıdır; orada herkes birbirinin yüzüne bakar ama kimse gözlerinin içini görmez. Sosyalleşmek, çoğu zaman derinliksiz sözlerin, derinliksiz kahkahaların ve derinliksiz ilişkilerin arasında kaybolmaktır. oysa içine dönük insan, bu gürültünün içinde kendi sesini duymaya çalışır; çoğu zaman da duyamaz. Bu yüzden yalnızlığı seçer; ama bu seçim bir kaçış değil, bir arayıştır. Kendini tanımayan insan, başkalarını da tanıyamaz; çünkü her ilişki, önce kendimizle kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır.
Gerçek öğretmenlerin içinde tutku ve arzu barındırdığını söyleyenler haklıdır; ama bu tutku, bir şeyi elde etme hırsı değildir. o, vücudun kendiliğinden nefes alması gibi, istemdışı ama içten gelen bir akıştır. Bu tür insanlar anlatmak zorunda oldukları için değil, anlatmadan edemedikleri için konuşurlar. onların sözleri, seyirciye bir şey öğretmekten çok, seyircinin kendi içinde sakladığı gerçekleri keşfetmesine...
İnsanı en çok yoran şey nedir diye düşünüyorum da, çoğu zaman cevap dışarıda değil içeride saklı. İçimizde biriken, adını koyamadığımız o ağırlık; kelimelere dökülemediği için büyüyen bir karanlık. Oysa yaratma eylemi, tam da bu isimsiz yükü biçimlendirmenin en eski yoludur. Bir tuval, bir sayfa ya da bir melodi; hangi araçla olursa olsun, içerideki kaosu dışarıya aktardığınız anda onun üzerinde bir güç kazanırsınız. Çünkü biçim verilemeyen duygu, insanı esir alır; biçim verildiğinde ise ona dışarıdan bakabilme lüksü doğar.
bu yüzden yaratmak, bir tür kaçış değil; aksine yüzleşme biçimidir. Kişi kendi içine baktığında ne kadar karanlık, ne kadar dağınık bir manzarayla karşılaşırsa karşılaşsın, onu bir hikâyeye ya da bir imgeye dönüştürdüğünde o manzaranın bir parçası olmaktan çıkar. Dizilerdeki suçlu karakterlere bakarız da, oyuncuların sanki gerçekten suçluymuş gibi davrandığını düşünürüz. Bu bir tesadüf değildir; iyi bir oyuncunun yaptığı şey, kendi içindeki karanlıkla temas kurup onu bir role dönüştürmektir. O an, kendi karanlığı onu yönetmez; o, karanlığını yönetir. İşte özgürlük denen şey de tam olarak budur: içindeki malzemeyle baş edebilmek, onu dönüştürebilmek.
Modern hayatın bize dayattığı düzen ise bunun tam tersini talep eder. Sürekli üretmemiz, tüketmemiz ve belirli kalıplara uymamız beklenir. Ne yazık ki modern dünya, insanın manevi sorumluluklarının yerini maddi sorumluluklarla değiştirdi. Bu...
Zeki insanların fakir kalması, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık meselesi değildir. Bu, onların dünyayı algılama biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. zekâ, kişiye çevresindeki sistemin açıklarını, toplumun ikiyüzlülüklerini ve insanların zayıflıklarını görme yetisi verir. ancak bu görüş, çoğu zaman kişiyi oyuna dahil olmaktan alıkoyar. Çünkü oyunun kurallarını anlamak, o kurallara uymayı gerektirmez; hatta çoğu zaman tam tersine, kuralları anlamak oyundan soğumaya yol açar.
parayı kazananlar genellikle en zeki olanlar değil, en uyumlu olanlardır. Sistem, sorgulayan değil, onaylayan bireyleri ödüllendirir. Zeki insan ise sorgular; üstelik bu sorgulama bazen onu felç eder. Her fırsatın riskini, her yatırımın altındaki ahlaki çelişkiyi, her başarının bedelini görür. Bu derinlikli bakış, harekete geçmeyi zorlaştırır. Oysa zenginlik, çoğu zaman derin düşüncenin değil, hızlı ve cesur eylemlerin sonucudur. Zeki insan düşünürken, daha az zeki olan ama daha atılgan olan insan harekete geçer ve ödülü toplar.
Bir de takıntı meselesi var. Zeki insanların kendi iç dünyalarında kurdukları o mükemmel düzen, dış dünyanın kaosuyla uyum sağlamayı güçleştirir. Onlar, sıradan insanların kolayca geçiştirdiği tutarsızlıkları, sahtelikleri ve vasatlıkları görürler. Bu da onları yalnızlaştırır. İnsanlarla iyi anlaşamazlar çünkü konuşmaların yüzeyselliği, onların derinlik ihtiyacını karşılamaz. Bu yalnızlık, ekonomik başarı için gerekli olan sosyal ağları kurmayı engeller. iş dünyası, ne yazık ki, en çok da ilişki...
zekânın bedeli ödenirken genellikle yalnızlıkla ödenir. Fakat asıl trajedi, bu yalnızlığın içinde bile insanın kendi bedenine, o en ilkel ve en kontrol edilemez yanına yenik düşmesidir. Düşünen bir kadın için bu, çift taraflı bir kıskacın tam ortasında durmaktır: bir yanda her şeyi analiz eden, sorgulayan, anlam arayan zihin; diğer yanda ise tüm bu zihinsel donanıma aldırış etmeden varlığını dayatan, doyurulmayı bekleyen bir arzu. Bu iki güç arasında sıkışıp kalmış kadın, ne tam anlamıyla entelektüel bir huzura erişebilir ne de bedeninin çağrısını görmezden gelerek sözde bir aydınlanma yaşayabilir.
Bilinç dediğimiz şey, aslında insanın en büyük lanetidir. Hayvanlar yalnızca hisseder; biz ise hissettiğimiz şeyin üzerine düşünür, onu etiketler, ondan utanır ya da onu yüceltiriz. Yüksek zekâya sahip bir kadının trajedisi de tam burada başlar: o, arzusunu yalnızca yaşamaz; onu analiz eder. Arzuladığı erkeği izlerken, onunla kuracağı ilişkinin muhtemel sonuçlarını, bu ilişkinin onu nereye götüreceğini, hatta bu arzunun kendisini neden bu kadar güçlü bir biçimde ele geçirdiğini düşünmeden edemez. Zihni, en mahrem anlarında bile devreye girer ve o anın saflığını bozar. Bu yüzden onun için cinsellik asla yalnızca cinsellik değildir; bir güç mücadelesi, bir keşif alanı, bazen de bir kaçış noktasıdır.
toplumun kadına biçtiği rol ile kadının kendi içinde hissettiği arasında uçurumlar vardır....
Zekânın insanı yalnızlaştırdığı fikri, çoğu zaman bir tür romantik yakınmaymış gibi karşılanır. Oysa mesele, zeki insanın etrafındakilerden üstün olduğu için yalnız kalması değildir. Mesele, onun dünyayı algılama biçimiyle çevresindekilerin algılama biçimi arasında açılan uçurumun, zamanla bir iletişim kopukluğuna dönüşmesidir. Bu kopukluk, kibirden ya da kendini beğenmişlikten değil, tam tersine, çoğu zaman zeki insanın kendi farklılığını idrak etmesinden ve bu farklılığı nasıl konumlandıracağını bilememesinden kaynaklanır.
Düşünmeye, sorgulamaya ve şüphe duymaya programlı bir zihin, her şeye dair büyük teamüller geliştirir. Bu teamüller, onun için dünyayı anlaşılır kılan haritalardır. Ne var ki bu haritalar, başkalarının basit ve doğrusal çizdiği yollarla örtüşmez. Sıradan bir sohbette birinin "hava bugün çok güzel" demesi, yalnızca bir hava durumu tespitidir. zeki insan ise bu cümlenin arkasındaki sosyal ritüeli, karşısındakinin ruh halini, konuşmayı başlatma ihtiyacının psikolojik kökenini ve hatta bu basit cümlenin içerdiği kültürel kodları görür. Gördükçe de katılımı zorlaşır. Çünkü o artık masum bir hava muhabbetine dahil olamaz; her cümle onun için çok katmanlı bir analiz nesnesine dönüşmüştür.
Bu durum, zeki insanın kendisini sürekli olarak dışarıdan izlemesine de yol açar. Kendi davranışlarını, sözlerini ve hatta düşüncelerini bir başkasının gözünden değerlendirme alışkanlığı, onu içten içe yoran bir çift bilinçlilik hali yaratır. Bir topluluk içinde şaka yapar, herkes güler; ama...
Düşünmek, insanı önce kalabalıklardan ayırır. Sonra, daha da derinlere daldıkça, o kalabalığın içinde yalnız kaldığını fark eder. Bu yalnızlık, bir tercih değil; zihnin farklı bir frekansta çalışmasının doğal bir sonucudur. Çünkü derin düşünen insan, çoğunluğun üzerinde mutabık kaldığı basit zevklerde, sıradan eğlencelerde ve günlük telaşlarda artık kendinden bir parça bulamaz. Ortalama bir sohbetin akışı ona anlamsız gelir; çünkü o, cümlelerin ardındaki niyeti, davranışların altındaki çelişkiyi görür. Bu görme hali, bir üstünlük değil, adeta bir lanettir; çünkü gördükleri onu hem besler hem de etrafındaki herkesten uzaklaştırır.
Kalabalık bir odada en yalın gerçeği gören kişi, çoğu zaman en sessiz olandır. Söyleyeceklerinin anlaşılmayacağını bilir; anlaşılsa bile kabul görmeyeceğini sezer. Zeki insanın ortalama insanlarla eğlenememesi bundandır. Eğlence dediğimiz şey, ortak bir zemin gerektirir; oysa derin düşünenin zemini, çoğunluğun yaşadığı dünyadan çok daha girift ve katmanlıdır. Onun için bir filmin konusu değil, alt metni önemlidir; bir dizinin popülerliği değil, karakterlerin iç çelişkileri anlamlıdır. Bu farklılık, onu yalnızca izleyici konumuna iter. İzlemek, katılmaktan daha güvenlidir; ama aynı zamanda daha yalnızdır. İnsan, paylaşamadığı her düşünceyle biraz daha kendi kabuğuna çekilir.
Bu yalnızlığın en keskin yanı, düşünenin kendi doğrularını nesnel gerçeklik gibi sunanlarla karşılaşmasıdır. Subjektif yargılarını mutlak doğruymuş gibi savunan insanlarla diyalog kurmak, derin düşünen için adeta bir...
zeki insanların yalnızlığı ve yoksulluğu, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık olarak yorumlanır. Oysa bu durumun köklerinde, zekânın kendisinden çok, zekânın beraberinde getirdiği algı biçimlerinin ve bu algıyla çatışan toplumsal yapının yattığını düşünüyorum. Zekâ, insana dünyayı farklı bir açıdan görme yetisi kazandırır; fakat bu yeti, çoğu zaman bireyi kalabalığın ortak ritminden koparır. İnsan, anlamadığı şeyden korkar; anlaşılmadığını hisseden zeki birey de zamanla kendi kabuğuna çekilir. bu çekilme, başlangıçta bir savunma mekanizmasıyken, zamanla kronik bir yalnızlığa dönüşür.
Toplumsal uyum, büyük ölçüde ortak paydalarda buluşabilme becerisine dayanır. İnsanlar hava durumundan, günlük dertlerden, popüler kültürün dayattığı sıradan meselelerden konuşarak birbirine yakınlaşır. Bu sıradanlığın içinde bir tür güven vardır; çünkü ortak sığlık, kimseyi rahatsız etmez. Zeki ve derin düşünen insan ise bu sığ sularda yüzmekte zorlanır. onun zihni sürekli olarak anlam arayışındadır; küçük bir dedikodunun ardındaki psikolojik motivasyonu, bir esprinin altındaki gizli saldırganlığı ya da bir toplumsal kuralın tarihsel kökenini sorgular. Bu sorgulama hali, onu sohbetin doğal akışından koparır. Karşısındaki insan, bu kopukluğu soğukluk ya da kibir olarak algılar. Oysa durum tam tersidir; zeki insan çoğu zaman fazla empatiktir, fazla anlayışlıdır, fakat bu anlayışını günlük dilin kalıplarına sığdıramaz.
Bu noktada, zekânın getirdiği bir başka yük devreye girer: varoluşsal kaygı. Ortalama bir insan, günlük...
Kaliteli insan olmanın bedelini kimse konuşmaz. İyilik, dürüstlük, derin düşünme gibi erdemlerin getirdiği bir ağırlık vardır; bunu taşıyanlar bilir ama anlatamaz. Anlatsa da karşısındaki hissetmedikçe bir anlam ifade etmez. Çünkü hissedilmeyen bir şeyin önemi yoktur; bu, insanın en acımasız gerçeklerinden biridir.
Utanma duygusu, bu yükün en sessiz köşesinde durur. Kaliteli insan, başkalarının yüzüne vurmadan, kendi içinde utanır. Başkasının sahteliğinden, yüzeyselliğinden, incelikten yoksun tavrından utanır. Oysa utanması gereken kendisi değildir; ama derinlikli insan, başkasının ayıbını kendi vicdanında taşır. bu, onun seçimi değil; doğuştan gelen ve ne yaparsa yapsın üzerinden çıkaramayacağı bir özelliktir. Tıpkı zekâ gibi, tıpkı empati gibi. İnsan, doğuştan sahip olduğu yetenekler kadar ilgi çekici bir şey tanımaz bu hayatta; ama aynı yetenekler onu yalnızlığa da mahkûm eder.
Yalnızlık, kaliteli insanın görünmez arkadaşıdır. Çevresinde insanlar vardır; konuşur, güler, paylaşır. fakat bir noktadan sonra fark eder ki kimse onun gördüğü katmanları görmüyor. O, bir konuşmanın içinde derinleşmek ister; karşısındaki yüzeyde kalır. O, bir soruna tanı koyup çözüm üretmek ister; karşısındaki sadece şikâyet eder. zamanla anlar ki bu dünyada en büyük yalnızlık, kalabalıkların içinde tek başına düşünen olmaktır. Bu yalnızlık, seçilmiş bir yalnızlık değildir; dayatılmıştır. Ama bir yandan da onu besler. Çünkü düşünmek, bir amaç olabilir; hatta belki de en doğru amaç...