Tarihe baktığımız zaman çok ilginç şeyler görüyoruz. Peygamberlerin, allah aşkı ile yanıp tutuşanların, düşünürlerin, bilgelerin, topluma bir şeyler öğretebilmiş yazarların, değer üretebilmişlerin, iz bırakabilmişlerin, hayata dair öğretileri ve felsefesi olanların, filozofların ve hatta türk tarihinde devlet adamlarının danıştıkları donanımlı insanların bir çok kere dünyevi arzulardan kurtulduklarını, kendilerini maddeden soyutladıklarını, cinsel istek ve arzulardan arınmış olduklarını görüyoruz.
Bunlar dünyevi arzulardan kısmen arınmış insanlardan bazılarıdır. Bir insanın böyle bir zorunluluğunun olduğunu söylemek yanlış olur. Nefsimizin üzerimizde hakkı vardır ve ölçülü bir biçimde, aşırıya kaçmadan, ortalama bir şekilde doyurulması gerekir. Yaşam 70-80 yıllık bir süreç, bir meşgaledir ve insan olmak başlı başına zorken, varoluş ve bilinçaltı gerçekleri varken, id, ego, superego arasında bir savaş verirken, zihnimiz bizi sürekli yargılama halindeyken, bilinç acı veriyorken, aslında ortalama insanın gerçekten mutlu olduğu anlar kısıtlıyken çünkü ortalama insanın mutlu olabilme kapasitesi sınırlıyken, özellikle de yaşadığımız yüzyıl bir insanın maddeden soyutlanıp maneviyat ile derin ve kuvvetli bir bağ kurmasını imkansıza yakın bir hale getiriyorken, ve benzeri şeyler dolayısıyla dünyevi arzulardan sıyrılmak zordur. Lakin bunu başarmak, buna ulaşmak, son derece paha biçilemez bir değerdir. Eskiden bunu başarmış...
Herkes, her şeyi hazır paket istiyor. Karşısına bi kadın/erkek çıksın, ve onunla her gün seks yapma içgüdüsü taşısın ya da buna her gün ihtiyaç duysun. Herkes, daha önce tecrübeleri olan ve yontulmuş olan bir karşı cinsi, daha eğlenceli ve daha hatasız olmasını ümit ettiği yeni ilişkisinde görmek istiyor. Çünkü geçmişteki hataların tekrar yaşanmamasını umuyor. Ve diyor ki: "Zamanım değerli"
Oysa zaman dediğimiz mefhumu; kendi içimizdeki anlama ve değere göre harcamak, mutluluk getirir. Karşımızdaki insanı içimizde barındırdığımız, doğamızda varolan, donanımımız olan veyahut da sonradan edinmiş olduğumuz güzel şeylerle ona dokunmak, onu olduğundan daha iyi bir hale getirmek ve ona bir şeyler kazandırmak, zamanı olabilecek en güzel şekilde harcamak demektir. Bu, bir fidan dikip her gün beslemeye, ve bir gün ondan meyve toplamaya benzer. Bir insanın, kendi emeğinin karşılığını kanlı canlı alması, mutluluktur. Öyle ki, insanın bir gün her şeyin biteceğini bildiği ve yine aynı insanın her zaman her şeyin daha çoğunu isteyen bir aç gözlü olmasından ötürü mutluluğun çok sınırlı ve süreli olduğu bir evrende, olabilecek en efektif mutluluğu yakalamak; her daim çaba, zaman, anlam, değer, emek, bağ, ilişki, çalışma gibi insanlara özgü olan şeyleri bir bütüne indirgeyerek elde ettiği sonuç, insanı mutluluktan daha önemli olana, yani huzura götürür.
Sanat tarihine, televizyonu da eklemek oldukça gereklidir. çünkü televizyon tarihinde televizyon olgusunu sanat dalı haline getiren 6 adet dizi var.
1) breaking bad
2) the wire
3) the sopranos
4) oz
5) dekalog
6) chernobyl
Bu 6 dizi, tv dizilerini bir sanat dalı haline getiremiyorsa, sinema nasıl sanat olabilir? çünkü yukarıdaki 6 dizi, bugüne kadar çekilmiş sinema filmlerinin %99'undan bile daha kalitelidir.
Ortalama bir ingiliz dizisi, ortalama bir amerikan dizisinden daha iyidir.
Black mirror'u efsane yapan şey ilk 2 sezonda kazandığı "reputation" idi.
Sonra bir amerikan dizi şirketi olan netflix, black mirror'un en iyi bölümü olan white christmas'tan sonra diziyi satın alıp black mirror standartlarının altında bir 3. Sezon çıkardı. Ardından gelen sezonlar ise berbattı. Bandersnatch tam bir saçmalıktı.
Dünyadaki en iyi dizileri genelde amerikalılar yapar, ancak dünyada güzel başlayan her türlü diziyi, sezonlar ilerledikçe en çok batıran da amerikalılardır.
Yine sherlock dizisini sadece ingiliz televizyonunun değil, dünya televizyonunun enleri arasına sokan şey, sherlock'un çoğu sinema filminden bile daha kaliteli olan 80 dakikalık bölümleriydi. Hatta irene adler'li 2. Sezon 1. Bölüm, muazzam bir işti.
Mesela black mirror'un ilk 2 sezonu biraz yüksek kültür işidir. Ancak ingilizler bu yüksek kültürü benimsemiş ve dizinin dünya çapında üne ulaşmasına sebep olmuşlardır.
Amerikalıların yaptığı yüksek kültür diyebileceğimiz bir dizi the wire ise, yayınlandığı dönem neredeyse hiçbi ödül kazanamamış, ve sezonlar ilerlerken hep az bilinen bi dizi olmuştur. Halen daha alması gereken övgüyü alamamaktadır.
Deneme, edebiyatın belki de en yalın ama bir o kadar da zirve noktasıdır. Onu roman, hikâye, öykü veya şiir gibi türlerden ayıran en temel karakteristik; yazarın özgün düşüncelerini olabilecek en estetik biçimde dışa vurmasıdır.
Denemeler, bir makale gibi yalnızca insana, hayata, doğaya veya evrene dair salt bilgi sunmakla kalmaz; bu bilgiyi yazarın kendi gözlemleriyle, donanımıyla ve zihinsel süzgeciyle yoğurarak yeniden inşa eder. Felsefe ve bilim yazılarının aksine deneme, düşünceyi duyguyla harmanlar; düşünceleri okura aktarırken estetik bir köprü kurar.
Bilimsel ve felsefi metinlerde belirli bir disipline bağlı kalmak ve tarafsızlığı korumak esastır. özellikle makaleler, çoğu zaman bir makineden çıkmışçasına duygudan arınmış ve mesafelidir. Oysa deneme, düşünürlerin kendi zihinlerinde ve iç dünyalarındaki ve onların tamamen düşünce ve fikirlerinden oluşan kitap ve yazılar kadar olmasa da yazarın kendi düşünce evreninde özgürlükle kalem oynattığı ve bazı kuralların ve baskının az olduğu bi alandır.
Öncelikle şunu söyleyeyim: Zeki bir kızın varlığı, ancak zeki bir erkeğin varlığıyla anlam bulur. Yani bir kızın zeki olduğunu fark ettiğinizde kendinizi objektif bir şekilde zeki bulmadan onunla bir gelecek ya da ilişkide olmak istiyorsanız, bu çok manasız bir şey. Zeki bir kız, bir erkeği sadece zeki olduğu için kenara köşeye atmayacak kadar zekidir, ancak kendisi zeki bir kız iken, zeki olmayan bir erkekle ciddi bir şeyler yaşamanın zorluğunun da farkında olacaktır.
Bir erkeğin zekası karşıdaki kızın zekasını alt edebilecek kadar güçlüyse, kız kendisinden daha zeki olan bu erkeğe hayranlık besleyebilir. Her kız birilerine hayran olabilir, ancak zeki bir kızın bir erkeğe hayran olma ihtimali, ortalama bir kızın bir erkeğe hayran olma ihtimalinden daha düşüktür. Zeki kızlar; kendilerinden daha üst donanıma, yaşantıya, düşünce ve fikir dünyasına, zengin bir iç dünyaya, güzel bir ruha sahip olan erkeklere yönelirler. Bu yönelim erkeğin eğitim seviyesi, mesleği, kariyeri, fiziksel özellikleri ve parasıyla ilişkili maddi şeyler değildir. Çünkü zeki bir kız, bir insanın en büyük mal varlığının kendi kafası ve onun içindekiler olduğunu bilir.
Yalnız şu yanlışı ortadan kaldırayım: Zeki insanlar kesinlikle filmlerdeki gibi soğuk ve duygusuz değildirler. Hatta uzaktan böyle görünmezler de. Aksine, duygular ile bağlantılı olmayan hiçbir zeka türü yoktur. Dünyadaki her şey...
2012 ya da 2013 yılında, henüz 18 yaşına yeni girdiğim dönemlerde yazmış olduğum, Call of Duty: Modern Warfare 3 oyununun devam hikayesidir.
Price prosunu tüttürürken karşısında Makarov'un cansız bedenine şunları söyler: "En iyi adamım Gaz'ı, dostumun dostu olan Ghost'u ve kelimelerin anlamsız kaldığı, bir baba-oğul gibi birbirimizi sevdiğimiz Soap'ı aldın benden. Soap ölmeden önce tek uğraştığım şey 3. Dünya Savaşı'nı durdurmaktı. Ama oğlum Soap'ı öldürdüğünde tek hedefim MacMillan'ın bana öğrettikleriyle senden intikamımı almak oldu. Sana şunu söylemeliyim ki Makarov, sen.. Sen benden Soap'ı aldın ya, ben de senden seni aldım!"
Price bunları söylerken Makarov'un açık olan telsizini askerleri duyar ve Price'ın yerini saptarlar. Nikolai'nin yardımı ile Price oradan ayrılır. Fakat düşman birlikleri Nikolai ve Price'ın bulundukları helikoptere saldırılar yaparlar. Yapılan saldırılar, ateşler, roketler Nikolai'nin usta bilgileri karşısında sonuçsuz kalır ve Price-Nikolai ikilisi oradan kaçar.
Price günler boyunca ağlar. Belki de artık bir amacı kalmadığı içindir. Belki de Soap'ı kaybettiği için. Nikolai bir gün Price'a: "Dostum, Price. Aslında sana söylemek istediğim fakat günlerdir söyleyemediğim bir şey var. Nasıl söyleyeceğim bilemiyorum ama, Soap'ın öldüğü gün, onun nabzına bakmamıştık. Belki de çektiği acılardan bayılmıştır. Çünkü çok kan kaybetmişti. Sen, sevgili dostun Soap'ın ölmesine razı olamadığın için nabzına bakmamıştın, haliyle o panikle benim de...
Yıllardır yabancı dizi izlerim. Belli bir kalitenin üzerinde olup da bilmediğim, duymadığım bir dizi yoktur. Örneğin izlemiş olduğum ancak az bilinen dizilerden biri, Dates. 2013 yılında çıkmış bi İngiliz dizisidir. O zamanlar dizimagte izlemiştim bu diziyi.
Yeni nesil dizi platformlarını (Netflix, Amazon Prime, Apple TV vs.) ise sevmem. Çünkü bu platformlar, evrensel olmaktan ziyade belli kalıp siyasi ideolojileri, izmleri, akımları dayatır. Daha da önemlisi, ortaya koydukları çoğu dizi kötüdür. Netflix'in House of Cards dışında kaliteli diyebileceğim bir dizisi yok mesela. House of Cards da sezonlar ilerledikçe bozmuş bi dizidir.
Neden dijital dizi platformları kötü? Bunun bir sebebi de Black Mirror gibi ilk 2 sezonunda harikalar ortaya koyan ancak Netflix'e geçtikten sonra her sezon daha da kötüye giden bi dizi oluşundandır. Amerikalılar, genelde dizileri bi müddet sonra bozarlar ki, Breaking Bad bunun dışındadır. Oz bile sezonlar ilerledikçe bozmuştur, lakin Oz'un bozmuş sezonları bile günümüz dizilerin neredeyse hepsinden daha iyidir.
Kaliteli diziler olduğu kadar, kalitesiz diziler de söz konusudur ve bunları izlemenin insanın hormonlarına hitap etmesinden başka bi katkısı yoktur. Bu dizilere örnek olarak:
Teen Wolf, The Vampire Diaries, Supernatural, Prison Break, The Walking Dead, Lost, Fringe ve benzeri diziler, ortalama olup seyirciye hiçbir şey katmayan dizilerdir.
İnsanları birbirine yaklaştıran şey cinsellikse eğer, orada derinliksiz, sığ, ortalama insanlar ve ilişkiler vardır. Sosyalleşmek, eğlenmek, flört, cinsellikse insanları bir arada tutan şeyler, yeterince iyi ve doğru bir ilişkileri yok demektir. Meslek, para, eğitim seviyesi, güç, maddiyat insanların birbirlerine duyduğu saygının ve sevginin, birbirlerine verdikleri değerin temeliyse eğer, o insanlar geçici ve anlık mutluluklar peşindeki materyalist insanlardır. Bir başkasını güzel, yakışıklı, çekici, karizmatik, seksi, aurası yüksek diye başka hiçbir niteliğine bakmaksızın yanında bulunduruyorsa eğer bir insan o boşluktur. Aşırı sosyal, aşırı mutlu, aşırı eğlenen, her şeye espri yapan biriyse, aptaldır.
Ortalama yeterli değildir kızım. Ortalama, ortalama olduğu ve çoğu insanın içinde barındırdığı bir gerçeklik olduğu için kabul edilir ama yüksek derinlik, akıl, donanım, zekaya sahip insan için bu yetersizliktir. çoğunluk saçmadır, düşüktür, canlı değildir, anlıktır, geçicidir. İç güdüleri ve dürtüleriyle hareket eder. Zeki ve derin insan iç güdülerini ve dürtülerini kontrol edebilen, otokontrol seviyesi yüksek insandır. Bu, herkesin sahip olması gereken ahlaki bir kontrol mekanizması olmalıdır.
İnsanı ilkel olmaktan kurtaran şey, istedikleri olmayınca öfkelenmek, nefret duymak, bağırmak agresifleşmek, hırçınlaşmak yerine sağduyuyu kaybetmeden olan biten her şeyi anlayışla karşılamasıdır. Mutsuz olmana rağmen sanki hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyorsan, kimseyi kırmıyor ve üzmüyorsan, hislerin ve düşüncelerin sana acı vermesine rağmen yaşama hem...
İnsanların seni gördüğü ve duyduğu, orada olduğunu bildiği, direkt olarak seni hissettiği anlardaki davranışların; kimsenin seni görmediği ve duymadığı, sadece senin olduğun bir ortamdaki davranışlarına endeksle değişmiyorsa değerlisin.
Göz yaşı dökmek bir erdemdir. özellikle de toplum tarafından anlaşılamayan, onlarla aynı dili konuşamayan, onlarla senkronize olamayan; doğuştan yalnız olan insanların bu sebeplerden ötürü şov yapmadan herkesten uzaklaşıp bi köşede göz yaşı dökmesi, erdemi ve anlamı olan değerli göz yaşlarıdır.
Bir insanın istedikleri olmadığı için öfkelenmek ve kaba olmak yerine sükunetini ve sakinliğini koruması, o insanın değerli olduğu anlamına gelir.
En önemlisi de onurlu olmak ve değerlere sahip olmaktır. çizgilerinin olması ve dik duruş, kişinin değerini arttıran şeylerden ikisidir.
Bir kızın (bir insanın), karşısındaki erkeği (karşısındaki insanı), toplumun değerlendirdiği gibi değerlendirmediğine dair güzel bir örnektir bu cümle. Kendi düşünceleri olan, kendi beğeni dünyasında sizi beğenmiş insandır. Bazı kızların aksine, sizi başkalarının yanında küçük düşmüş halde bulmayı; sizden soğuma ve uzaklaşma sebebi olarak görmez. şefkat ve merhamet doludur, ki pek çok acımasız kadın vardır bu dünyada.
Güzel kızdır bu kız, size dışarıda yemek yemek için para harcatmaz. Yiyeceklerini evde hazırlar, "Pikniğe gidelim" der.
Kıymetini bilin.
Bu dünyadaki en harika kız türlerinden biri, bi erkeğin ortamda bozulmuş olan karizmasını düzeltmeye çalışan, düzelten kızdır.
Kaliteli insandır. Zihnini gereksiz ve sadece başkalarına prim sağlayan ideoloji, izm ve düşünce akımları için yormaz. Zamanını kendine, yapmaktan mutlu olduğu uğraşlara, sevdiği insanlara ayırır. Bir başkasının ideolojisini benimsemenin, ideolojiyi ortaya atan ve bundan çıkar sağlayanlardan başkasına yarar sağlamadığını bilir. Kendi düşünce ve fikirlerine sahiptir. İdeolojiler, akımlar, izmler gibi milyonların sahiplendiği, artık klişe haline gelmiş robotik şeylerin kalplerinde ve zihinlerinde yeri yoktur. özgürlerdir. Başkalarının ideolojilerini destekleyerek başkalarının egosu ve cüzdanını şişirmez, onların koltuk sahibi olmalarına katkı sağlamaz. Her zaman bir ideoloji en çok onu ilk ortaya atan insan için faydalıdır. Ona mutluluk getirir. Sonradan gelenler de bu ideolojiyi revize etmek ister. Amacı da bu ideolojiden çıkar elde etmektir. Akıllı bir insan da bu oyunun içinde yer almaz.
Dünyada herkesin bir ahlak anlayışı, dünyaya bakışı, hayat görüşü vardır. Bazı insanların ise öz saygı, öz sevgi ve öz değerleri toplumun genelinin çok yukarısındadır. Hayatını bu üç manevi duyguyla devam ettiren insanlar vardır. Bu insanların sevdikleri ve düşünceleri vardır. Ahlak anlayışları son derece gelişmiştir. Toplumun genelinin sahip olduğu eğlence anlayışına sahip değillerdir. Hayalleri vardır ve idealist insanlardır. İşte bu insanlar, her erkeği elde ederim düşüncesinde, kibirli, değerini kadın olmasına borçlu, sosyalleşmekten, alışveriş ve makyaj yapmaktan, gezmekten başka bir hobisi olmayan, hiç zorluk ve fakirlik görmemiş, burnu havada toy kadınları hemen fark ederler ve onlar ne kadar güzel olurlarsa olsunlar peşlerinden diğer abaza erkekler gibi gitmezler. Bu kadınların hem bu erkekleri elde etmek gibi bir niyeti yoktur, hem erkek böyle bir kadının peşinden gitmeyecek kadar öz saygıya sahiptir, hem de kadın bu erkeğin peşinden gitse de, derinliği, ahlak anlayışı, zeka seviyesi onun kadar gelişmiş olmadığı için bu erkek tarafından reddedilir. Ayrıca kadın çevresindeki kalitesiz erkeklerden gördüğü bunaltıcı ilgiden dolayı kafasını kaldırıp bu nitelikli erkeğin niteliğini fark edemez. Bunun için çaba harcamaz. Onunla ilgilenen, onun sorumluluğunu almak isteyen, ona prenses gibi davranan erkekler varken gerek duymaz. Kadınların çoğu da bu yüzden elde etmeye uğraşmaz. Elde edilir. Ama dediğim gibi, istese de toplumda...
İnternet dünyasındaki her türlü videoyu arka planda, başka uygulamalarda takılırken ya da telefonun tuş kilidi kapalıyken de izletebilen bir uygulama. Bunun dışında hiçbir reklam görmüyorsunuz, ne bilgisayarda, ne de telefonda. Bütün şifreleri tek bir anahtar kelimelerle bilgisayarda, tablette, telefonda kullanabiliyorsunuz. Birbirine senkronize oluyorlar. İnternetin hiçbi yerinde bi tane bile reklam göstermiyor.
Bazı sitelerde reklamsız üyelik satın alacağıma bunu kullanarak 0 lira ile yine reklamsız kullanıyorum. Kendi paralı VPN'i de var, bilgisayarda gizli sekmeyi torla da açabiliyorsunuz, kendi yapay zekası da entegre durumda.
Yaklaşık 5 yıldır kullanıyorum ve memnunum. Chrome altyapısını kullansa da, Chrome'un yerine tercih ediyorum.
6 kere yatmış olduğum psikiyatri servisinden notlar:
-
Bir tanesinde benim yaşlarımda bir kadın vardı. Eşi romanmış, kadın hamile kaldıktan sonra kadını karnından bıçaklamış. Sonra düşük yapmış.
Gece saat 11-12 civarlarında, herkes uyurken o geceleri ağlıyordu. Bir gün bunun açıklamasını şöyle yaptı:
"Bebeğim beni çağırıyor"
Bebeğini eline alamadan, onu sevemeden, onu öpemeden, onu koklayamadan kaybetti. Aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen bebeğine duyduğu özlemi ve hasreti göz yaşlarıyla belli ediyordu.
-
Bir tanesinde bir teyzemiz vardı, hasta mıydı refakatçi miydi tam hatırlamıyorum, televizyona çıktı. ülkenin çok popüler süpermarketlerinden birine girip dans etmiş hastaneye gelmeden önce, oynamış. Kameraya yakalanmış, sonra görevliler bunu haber ajanslarına vermişler. Bize "televizyona çıkmışım" demişti. Biz de çok amaçlı salonda tvye bakarken haberde gördük, aynı o teyze. Hoşuma gitmişti bu durum.
-
Bi keresinde de, oğlunun refakatçiliğini yapan bir abla vardı, her gün sohbet ederdik. Bi gün bana gelip dedi ki: "sen insanların aynasısın" ve "senin değerli bir yalnızlığın var. İnsanların aynası olduğumu biliyordum. Ancak yalnızlığımın değerli olduğunu daha sonraları, düşünerek fark ettim. O abla nasıl fark etti bunu 1.5 haftada bilmiyorum.
-
İlk yatışımı zaten unutamıyorum. 2 hafta içinde taburcu olmuştum. Doktorların uyguladığı tedavi iyi gelmişti. Bunun dışında ilk yatışımdan taburcu olduğum zamana dek o kadar...
Hallac-ı Mansur, "Enel Hakk" diyerek çevresindeki topluluk tarafından, Allah'a şirk koştuğu düşünülerek infaz edildi. Enel Hakk'ın Türkçesi "Ben Hakkım", yani "Ben yaratıcıyım" idi. Ancak bu sözün hikmeti göründüğünden çok daha derin manalar içermekteydi.
Hallac-ı Mansur'un, bu sözü söylemesindeki sebep, yaratıcı olduğunu iddia etmek değildi. Bunun anlamı, "Ben diye bir şey yok, ben Allah'ın bir tezahürüyüm, ben de güzel bir şey görüyorsanız, bu Allah'ın tezahürüdür, ben bir hiçim, ben yokum, Allah var, yani ben Allah'ım" demek istemişti. Bu, kendini aşmış olan Allah dostlarının söyleyebileceği türden, anlamı olan bir cümleydi.
Onun söylemek istediği şey, Hakk'ın dünyada, evrende, doğada, bir ağaçta, bir insan kalbinde, her yerde olduğu idi. Ve bütün bu evrendeki her şey onun göstergesiydi. İnsanlar da Allah'ın bir parçasıydı. Çünkü Allah insanı kendi suretinden üfleyerek yaratmıştır. Hallac-ı Mansur "Enel Hakk" derken bunu kastetmiştir.
Çekmiş olduğum acılarla içime yöneldiğimde, bu sözün anlamını anlamış oldum. Yıllar önce biri bana bunları anlatsa, oradan uzaklaşırdım. Ancak yaptığım içsel keşiflerin ardından, şimdi size şunu gönül rahatlığıyla diyebilirim ki, "Enel Hakk'ı" anlayabilecek insanlar dünya üzerinde çok az.
Kendisine saygısı olmayan insan, başkalarını manipüle etmeye çalışır. Alt tabaka olanlar, kolay manipüle edilebilenler değil, manipüle etmeye çalışanlardır.
Doğru bir zihin yapısına sahipseniz, manipüle edilemezsiniz. Düşünmeyi seven ve her şeye dair düşünen bir insansanız manipüle edilemezsiniz. Sorgulamak yaşamınızın doğal bir parçası ise manipüle edilemezsiniz. Kronik şüpheciyseniz, şüpheleriniz bitmek bilmiyorsa manipüle edilemezsiniz.
Okumak manipüle olmayı engellemez. Manipüle edilmemek için yaşamı doğru okumak gerekir.
Saf olmak manipüle edilmeye açık olmak değildir. Saf olmak insanın kötülüğe yeteneğinin olmamasıyla ilgilidir. Karşıdaki insana kötülüğü yakıştıramamakla ilgilidir. Hem saf hem de zeki olmak mümkündür.
Salt zeka manipülasyonu ortadan kaldırmaz, ancak üst düzey bir akıl manipüle edilmenin önüne geçebilir. Aklı doğru kullanmak önemlidir. Geniş kapsamlı, her şeyi akleden bir aklın manipüle edilmesi zordur.
Manipüle olmak, bireyin elinde değildir bazen. Sinir sisteminiz var, hisleriniz var, psikolojiniz var. Bunlar değişkenlik gösterir ve bazen öyle bir anda karşınıza biri çıkar ki, her şey tepetaklak olur ve manipüle oluverirsiniz.
Manipüle olmamak için bol bol düşünmeye özen gösterin.
Bazı insanlar doğuştan yalnızdır. çevrelerinde insan vardır ama onlarla anlaşamazlar, aynı dili konuşamazlar, senkronize olamazlar. Farklı olmanın bedelini doğuştan yalnızlıkla ödemişlerdir. Bilinç ve farkındalık seviyeleri yüksektir. Toplumun sahip olduğu ahlak anlayışının (ya da ahlaksızlığın) çok üzerinde bir ahlak anlayışına sahiptir. İncedir, hassastır, duyarlıdır. Ve kaçınılmaz olarak insanlarla anlaşamayıp acı çeker. Bu da yalnızlıktır. Ve bu insanları toplumun çok ama çok az bir kısmı anlayabilir. Anlaşılmak az bulunur böyle insanlar için. O yüzden anlaşılmayı seçerler. Herkes sevilebilir, ama herkes gerçekten anlaşılmaz.
Fikrimce üç film içinde en iyi oyunculuğu yapan Marlon Brando.
En iyi oyunculuğun sergilendiği sahne ise Don Vito Corleone'nin düğünde odasına gelen levazımatçının Vito'nun kulağına eğilip bi şeyler söyledikten sonra, Vito'nun sol el parmağını yüzüne yakın tutması ve o sırada Vito Corleone'nin gözlerinin levazımatçıyı takip etmesiyle levazımatçının nerede durduğunu, kamera levazımatçıyı göstermeden de anlıyor oluşumuz, üçlemenin en iyi oyunculuğuydu.
Al Pacino ilk filmde muazzam oyunculuk yapmış. İkinci filmde ise Robert De Niro da bu oyuncular arasında hiç sırıtmamış. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: biri Robert De Niro, diğeri Al Pacino olmak üzere sinema tarihinin en iyi iki oyuncusunun buluştuğu dört filmden en iyisi: The Godfather Part II.
Özellikle The Godfather'ın ilk filmini, sadece sinemanın en iyisi olarak değil, aynı zamanda bütün sanat dalları içerisinde en tepelere yerleştiririm. Bunun edebiyat versiyonu ise Karamazov Kardeşler. Her ikisi de aşmış iki sanatsal yapıttır ve bunların üzerine çıkmak inanılmaz zordur.
Kendim 12-13 yıldır kısa filmler çeken bi yönetmen olarak, kendi sanatıma en yakın film, The Godfather'ın ilk filmidir.
2. film teknik açıdan 1. filmden daha iyi olsa da, 1. film sanatsal anlamda üzerine çıkılmasının bir hayli zor olduğu bir filmdir.
Eğer 3. film, tıpkı 1. ve 2. film arasındaki gibi, 2 yıl süreyle piyasaya...
Bazı insanlar diğer insanları bazen bazı sebeplerden ötürü antipatik bulur. öfkeye ve nefrete yol açan bi kullanıcı bi daha görmemek için engellerler.
Ancak bunun yanında öyle insanlar vardır ki, ondan nefret ederse, sorun aslında engellenende değil, engelleyendedir..
Hiçbi zaman onun ahlak anlayışının, kapasitesinin, donanımının üzerine çıkamayacağını bilir, bu yüzden aşağılık kompleksi ile engelleyerek, kendi küçücük dünyasında "en büyük benim" şovunu yapar.
Birilerine yardımcı olmak için o konudaki bilginizi paylaştığınızda veyahut da daha değerlisi düşüncelerinizi ve fikirlerinizi aktardığınızda birilerinin sizi engellemesi, onun küçüklüğüdür.
Günümüzde evlilikler doğallıktan kilometrelerce uzak, tamamen kurgusal gerçekleşiyor. Oysa en mükemmel tanışma şekli, kadın ve erkeğin yeni arkadaşlar edinmek düşüncesinin akıllarında olmadığı bir sırada, birbirlerine yaranmak maksadıyla değil, tamamıyla içten ve doğal davranarak, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadıkları, masumiyet yüklü sohbetlerinin ardından, birdenbire gerçekleşendir. İki tarafda yüzünde aptalca ifadeyle ayrılır birbirlerinden. Aralarında bir şey yoktur. Arkadaşlık, çevre edinme, sevgili, dost aklınıza ne gelirse. İkisi de bir dahaki görüşmelerini yaşamak için can atmazlar ama o görüşme gerçekleştiği zaman çok mutlu olacaklardır. Ara sıra birbirlerinin hatırlarına gelecekler, görüşme günü tam saatinde buluşacaklardır. Hatta görüşme yaklaşmış, az bir süre kalmışken, ikisi de büyükçe bir heyecan duygusu içine gireceklerdir. İnsan biriyle ilk karşılaştığında karşısındaki kişiye nasıl etki etmişse, o anki ruhsal durumunun oluşturduğu hangi davranışları göstermişse, o kişiye uzun bir zaman boyunca öyle davranmaya devam edecektir. Elde tutmak gibi bir amaç olmadan, vücudun kendisini yönetmesi gibi, biraz fazla istemdışı, ama içten gelerek yapar bunu. Böyle yaparak, doğal olmayacaklardır belki. Fakat bu şuan tamamen önemsizdir. İnsanlar içlerinde farklı kişilikler barındırarak gelirler dünyaya. Birinin sakin veya agresif olmasını, yüksek oranda yapısına bağlayabiliriz, ama asla tamamen diyemeyiz.
Yapı olarak agresif olmaya daha yatkın bir kişi sinirlendiği zaman, öfkesine hakim olabilme yetkisi azalır. Tamamen bitmez. Bu durumda sakin olmayı...
Düşün ki lahmacun yemekten haz alıyorsun. Tadı hoşuna gidiyor. Ancak bunu sonsuza kadar yapamayacaksın. Bir gün öldüğünde o tüm yaşadığın zevkler yok olucak. Lahmacunu yediğin an önemlidir yalnızca. Zevkler anlıktır ve anlık yaşayacaksın. An bittiğinde zevkte biticek. İnsan doğası gereği sonsuza kadar durmaksızın bir zevki yaşayamaz. Koşmak senin için bir zevkse yorulduğun an duracaksın. Bitecek. Anı yaşayın gençler. Yok olacağız çünkü. Senin yaşadığın zevk yalnızca senindir. Ben senin o an yaşadığın hazzı yaşayamam. Kısacası zevkler anlamsızdır. Zaten anlamı olan ne bıraktınız ki ?
Geceleri usul usul ağlarken
O saatlerde sen uyurken
İçimden birşeyler eksiliyor
Kavak ağaçları gibi yavaş yavaş sallanıyorum
Ve hıçkıra hıçkıra ağlıyorum
Ben hergün aynı depremi yaşıyorum
Demek istiyorum ki
Ben hergün sana doğru emekliyorum
Sanki sana yaklaştıkça senden uzaklaşıyorum
Bu yüzden artık sadece sessizce ve gizlice seni bekliyorum
#UfuktakiAdam
Televizyonlar,telefonlar...Artık herşey çok hızlı akıyor. Bir insana artık 24 saatin yetersiz gelmesi çağımızın kronik sorunu. İnsanlar artık günlük işlerini bir güne sığdıramıyor. Akşam işten geliyosun bir dizi film izlicen bi bakmışsın gün bitmiş.Bunu daha yemeği,bulaşığı,çamaşırı felanda var.
Herkes ve her şey geçer sonunda;
ne ana baba, ne kardeş, ne dost akraba,
ne sevgili, ne âşık, ne karı ne koca,
ne makam mevki, ün, şan, şöhret, para —
hepsi, ama hepsi döner bir sigaranın dumanına.
Ne kadar keskin ve yoğun olsa da karışır havaya,
hiç var olmamış gibi yok olunca
ne vardıysa elinde ve avucunda.
Geldiğinde yolun sonuna,
döner bakarsın ardına;
yürüdüğün yol uzanır uçsuz bucaksızca.
Eğer verdiysen hakkını hayata
ve bunu yaparken bırakmadıysan onurunu ona,
sakladıysan beyaz bir zambak gibi koynunda,
bir türkü tutturabilirsin, belki bir sigara —
bırakmış olsan da yıllardan sonra.
Yürü şimdi kalan yolu mutlulukla,
yeniden o küçük çocuğun adımlarıyla.
Kendini olduğundan güçlü görmek, çoğu zaman bir yanılsama değil, hayatta kalmanın ta kendisidir. İnsan, kendi sınırlarını bilmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmemek için bilinçdışı bir pazarlık yapar; gerçeklik ile arzu arasındaki o ince çizgide kendine daha geniş bir alan açar. Bu alan, Raskolnikov'un kendini sıradanlığın üzerinde konumlandırması gibi, vicdanın sesini bastırmak için kurulmuş bir savunma mekanizmasıdır. o, kocakarıyı öldürdüğünde aslında kendi içindeki sıradanlık korkusunu da öldürmeye çalışıyordu; ama geniş bilinç, en büyük cezayı kendisi keser.
Bu durumun kökeninde, toplumun dayattığı başarı ve yeterlilik mitleriyle yüzleşememenin getirdiği bir kırılganlık yatar. Nitelikli olana duyulan özlem ile niteliksiz kalma korkusu arasında sıkışan birey, kendini olduğundan büyük göstererek aslında en derin eksikliğini örtbas eder. Aşağılık kompleksinin gölgesinde büyüyen bu sahte güç, tıpkı bir jüri üyesinin suçlu çocuğu canı pahasına savunması gibi, kişinin kendi içindeki çatışmayı dış dünyaya yansıtmasıdır. Çünkü kendini güçlü görmek, çoğu zaman güçsüzlüğünü kabul etmekten çok daha kolaydır; kabul, beraberinde değişimi, değişim ise bilinmeyen bir eşiğe adım atmayı gerektirir.
Oysa gerçek güç, bu yanılsamayı sürdürmekte değil, kendi sınırlarının farkında olarak o sınırları zorlamakta saklıdır. Bir insanın kendini sevmesi, kusurlarını görmezden gelmesi değil, onlarla barışık yaşamasıdır. Kendini olduğundan güçlü görmek, başkalarıyla kurduğun diyalogları da sahte bir zemine oturtur; çünkü karşındakiyle gerçek bir senkronizasyon yakalamak,...
Okumuşluk, çoğu zaman birikimle karıştırılır. Oysa birikim, kitapların arasında geçen yılların değil, o kitapların içindeki cümlelerin hayatınıza değip değmediğinin göstergesidir. İnsanlar kütüphaneler dolusu bilgiyi ezberleyip yine de hayatın en basit sorusu karşısında çaresiz kalabilir. Bilgelik ise bambaşka bir yerde durur; orada ezber yoktur, anlamak vardır. Bir cümleyi yüzlerce kez okumakla, o cümlenin içinizde yankılanmasına izin vermek arasındaki fark gibidir bu. İlki birikimdir, ikincisi dönüşümdür.
okumuş insan, bilgiyi taşır; bilge insan, bilgiyi yaşar. Taşımak kolaydır çünkü dışarıda duran her şey gibi yüzeyseldir. yaşamak ise acıtır; çünkü bildiğiniz şeyin gereğini yapmak, çoğu zaman konfor alanınızdan çıkmayı zorunlu kılar. Bir şeyi bilip insanlara anlatamamaktan daha kötüsü, bildiğini yapamamaktır. Bu cümle, okumuşluk ile bilgelik arasındaki uçurumun en net fotoğrafıdır. okumuşluk size cümleler verir; bilgelik ise o cümlelerin altında ezilmeden yürümeyi öğretir. Ama ezilmeden yürümek nedir? Acı çekerek, hata yaparak, bazen dizlerinizin üstünde sürünerek öğrenilen bir denge sanatıdır.
Bir de şu var: İnsanlar derin, karmaşık ve nitelikli bir zihne pek saygı göstermezler. Çünkü derinlik, emek ister; emek ise çoğunluğun kaçındığı bir yüktür. Okumuş insan bu yükü sırtlanır ama çoğu zaman bunu bir gösterişe dönüştürür. Oysa bilge, yükünü içinde taşır; dışarıdan bakıldığında sıradan görünür. Sıradanlığın içinde saklı bir derinlik, kalabalığın gözünden kaçar. Çünkü kalabalık, parlak olanı...
Zekânın yalnızlıkla arasındaki ilişki, çoğu zaman yanlış okunur. İnsanlar bunu bir ödül ya da ceza gibi görür; oysa derin düşünen birinin yalnızlığı ne bir kaçıştır ne de bir kayıp. Bu, düşüncenin doğal bir sonucudur. Kalabalıklar içinde bile sürdürülen o iç konuşma, kişiyi kendi zihninin derinliklerine çeker ve orada öyle verimli bir sessizlik başlar ki, dışarıdaki gürültü anlamsızlaşır.
Varoluş sancısı çeken insanlar ekseriyetle bilinçli insanlardır. Her şeyin daha çok farkındadırlar; bu farkındalık onları sosyalleşmek yerine eve kapanıp düşünmeye, sorgulamaya, şüphe duymaya iter. Doğrularla ve gerçeklerle yüzleşmek kolay iş değildir. Bu yüzden zeki insanların çevresinde az ama öz insan bulunur. Onlar için sohbetin niteliği, niceliğinden her zaman üstündür; sıradan bir muhabbetin içinde kaybolup gitmektense, birkaç saatlik derin bir konuşmayı tercih ederler. Bu seçim kibir değil, zihnin açlığıdır.
Başarıya gelince... İşte asıl mesele burada düğümleniyor. Yalnızlık, zeki insanın üretimini besleyen en verimli topraktır. Bir insan ne kadar derinse, ürettiği eser de o denli çarpıcı ve ilginç olur. Çünkü derinlik, yüzeyde görünmeyen bağlantıları kurmayı gerektirir ve bu bağlantılar ancak sessizlikte, dikkat dağıtıcı unsurlardan uzakta kurulabilir. Kalabalıklar fikir verir belki ama onları olgunlaştıran hep o yalnız saatlerdir. Ne var ki bu durumun bir de gölgesi vardır. Zeki insan, kendi standartlarını o kadar yükseltir ki başarıyı...
Zekâ ile servet arasında kurulan doğrusal ilişki, insanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biridir. toplum, parlak zekâların neden çoğu zaman kenarda kaldığını sorgulamaz; onları görmezden gelir ya da daha kötüsü, dışlar. Oysa mesele, zekânın paraya dönüşememesinde değil, zekânın kendisinin farklı bir değer ölçeğine tabi olmasında gizlidir. Zeki insan, dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu anlamaya çalıştığı için, sistemin dayattığı kural oyunlarına katılmakta zorlanır.
Sıradan zekâ, mevcut düzenin içinde avantaj elde etmeye odaklanırken; üstün zekâ, düzenin kendisini sorgular. Bu sorgulama, kişiyi maddi kazançtan çok içsel bir arayışa iter. Çünkü zeki insan, paranın bir amaç değil, araç olduğunu bilir; fakat bu bilgi, onu sistemin işleyişine uyum sağlamaktan alıkoyar. Sabah dokuzda işe gitmek, mesai saatlerini doldurmak, patronun isteklerini sorgusuzca yerine getirmek; zihni sürekli daha büyük sorularla meşgul olan bir insan için adeta bir hapishane gibidir. Albert Einstein'ın da belirttiği gibi, zekâsıyla övünen bir insan, hapishanesinin genişliğiyle övünen insana benzer. Bu hapishanenin duvarları, toplumun dayattığı çalışma düzeni, tüketim alışkanlıkları ve kariyer beklentileriyle örülmüştür.
Farklı olmanın bedeli çoğu zaman doğuştan yalnızlıkla ödenir. Zeki insan, çevresindeki insanların konuşmalarının yüzeyselliğini, kaygılarının küçüklüğünü görür; bu durum onu toplumdan uzaklaştırır, iç dünyasına çekilmeye iter. Yalnızlık, onun hem en büyük düşmanı hem de en sadık dostudur. Çünkü düşünmek için yalnızlığa...
İnsanın kendine dair en büyük yanılgısı, dünyayı olduğu gibi gördüğünü sanmasıdır. Oysa gördüğümüz şey, çoğunlukla içimizdeki karanlığın ve aydınlığın dışarıya vurmuş gölgesidir. Bu yüzden bir manzara karşısında iki kişi aynı duyguyu yaşamaz; biri huzur bulurken diğeri o manzarada kaybolmuşluğunu seyreder. Bakış açısı dediğimiz şey, aslında içsel keşiflerimizin toplamıdır; ne kadar derine inebildiysek, dışarıyı da o kadar net görebiliriz. Ama bu derinlik kolay kazanılmaz; çoğu zaman acıyla, sorgulamayla ve yalnızlıkla örülür.
Zeki insanların çoğunun sosyal olmaması tesadüf değildir. Kalabalıklar, derinlikten kaçanların sığınağıdır; orada herkes birbirinin yüzüne bakar ama kimse gözlerinin içini görmez. Sosyalleşmek, çoğu zaman derinliksiz sözlerin, derinliksiz kahkahaların ve derinliksiz ilişkilerin arasında kaybolmaktır. oysa içine dönük insan, bu gürültünün içinde kendi sesini duymaya çalışır; çoğu zaman da duyamaz. Bu yüzden yalnızlığı seçer; ama bu seçim bir kaçış değil, bir arayıştır. Kendini tanımayan insan, başkalarını da tanıyamaz; çünkü her ilişki, önce kendimizle kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır.
Gerçek öğretmenlerin içinde tutku ve arzu barındırdığını söyleyenler haklıdır; ama bu tutku, bir şeyi elde etme hırsı değildir. o, vücudun kendiliğinden nefes alması gibi, istemdışı ama içten gelen bir akıştır. Bu tür insanlar anlatmak zorunda oldukları için değil, anlatmadan edemedikleri için konuşurlar. onların sözleri, seyirciye bir şey öğretmekten çok, seyircinin kendi içinde sakladığı gerçekleri keşfetmesine...
İnsanı en çok yoran şey nedir diye düşünüyorum da, çoğu zaman cevap dışarıda değil içeride saklı. İçimizde biriken, adını koyamadığımız o ağırlık; kelimelere dökülemediği için büyüyen bir karanlık. Oysa yaratma eylemi, tam da bu isimsiz yükü biçimlendirmenin en eski yoludur. Bir tuval, bir sayfa ya da bir melodi; hangi araçla olursa olsun, içerideki kaosu dışarıya aktardığınız anda onun üzerinde bir güç kazanırsınız. Çünkü biçim verilemeyen duygu, insanı esir alır; biçim verildiğinde ise ona dışarıdan bakabilme lüksü doğar.
bu yüzden yaratmak, bir tür kaçış değil; aksine yüzleşme biçimidir. Kişi kendi içine baktığında ne kadar karanlık, ne kadar dağınık bir manzarayla karşılaşırsa karşılaşsın, onu bir hikâyeye ya da bir imgeye dönüştürdüğünde o manzaranın bir parçası olmaktan çıkar. Dizilerdeki suçlu karakterlere bakarız da, oyuncuların sanki gerçekten suçluymuş gibi davrandığını düşünürüz. Bu bir tesadüf değildir; iyi bir oyuncunun yaptığı şey, kendi içindeki karanlıkla temas kurup onu bir role dönüştürmektir. O an, kendi karanlığı onu yönetmez; o, karanlığını yönetir. İşte özgürlük denen şey de tam olarak budur: içindeki malzemeyle baş edebilmek, onu dönüştürebilmek.
Modern hayatın bize dayattığı düzen ise bunun tam tersini talep eder. Sürekli üretmemiz, tüketmemiz ve belirli kalıplara uymamız beklenir. Ne yazık ki modern dünya, insanın manevi sorumluluklarının yerini maddi sorumluluklarla değiştirdi. Bu...
Zeki insanların fakir kalması, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık meselesi değildir. Bu, onların dünyayı algılama biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. zekâ, kişiye çevresindeki sistemin açıklarını, toplumun ikiyüzlülüklerini ve insanların zayıflıklarını görme yetisi verir. ancak bu görüş, çoğu zaman kişiyi oyuna dahil olmaktan alıkoyar. Çünkü oyunun kurallarını anlamak, o kurallara uymayı gerektirmez; hatta çoğu zaman tam tersine, kuralları anlamak oyundan soğumaya yol açar.
parayı kazananlar genellikle en zeki olanlar değil, en uyumlu olanlardır. Sistem, sorgulayan değil, onaylayan bireyleri ödüllendirir. Zeki insan ise sorgular; üstelik bu sorgulama bazen onu felç eder. Her fırsatın riskini, her yatırımın altındaki ahlaki çelişkiyi, her başarının bedelini görür. Bu derinlikli bakış, harekete geçmeyi zorlaştırır. Oysa zenginlik, çoğu zaman derin düşüncenin değil, hızlı ve cesur eylemlerin sonucudur. Zeki insan düşünürken, daha az zeki olan ama daha atılgan olan insan harekete geçer ve ödülü toplar.
Bir de takıntı meselesi var. Zeki insanların kendi iç dünyalarında kurdukları o mükemmel düzen, dış dünyanın kaosuyla uyum sağlamayı güçleştirir. Onlar, sıradan insanların kolayca geçiştirdiği tutarsızlıkları, sahtelikleri ve vasatlıkları görürler. Bu da onları yalnızlaştırır. İnsanlarla iyi anlaşamazlar çünkü konuşmaların yüzeyselliği, onların derinlik ihtiyacını karşılamaz. Bu yalnızlık, ekonomik başarı için gerekli olan sosyal ağları kurmayı engeller. iş dünyası, ne yazık ki, en çok da ilişki...
zekânın bedeli ödenirken genellikle yalnızlıkla ödenir. Fakat asıl trajedi, bu yalnızlığın içinde bile insanın kendi bedenine, o en ilkel ve en kontrol edilemez yanına yenik düşmesidir. Düşünen bir kadın için bu, çift taraflı bir kıskacın tam ortasında durmaktır: bir yanda her şeyi analiz eden, sorgulayan, anlam arayan zihin; diğer yanda ise tüm bu zihinsel donanıma aldırış etmeden varlığını dayatan, doyurulmayı bekleyen bir arzu. Bu iki güç arasında sıkışıp kalmış kadın, ne tam anlamıyla entelektüel bir huzura erişebilir ne de bedeninin çağrısını görmezden gelerek sözde bir aydınlanma yaşayabilir.
Bilinç dediğimiz şey, aslında insanın en büyük lanetidir. Hayvanlar yalnızca hisseder; biz ise hissettiğimiz şeyin üzerine düşünür, onu etiketler, ondan utanır ya da onu yüceltiriz. Yüksek zekâya sahip bir kadının trajedisi de tam burada başlar: o, arzusunu yalnızca yaşamaz; onu analiz eder. Arzuladığı erkeği izlerken, onunla kuracağı ilişkinin muhtemel sonuçlarını, bu ilişkinin onu nereye götüreceğini, hatta bu arzunun kendisini neden bu kadar güçlü bir biçimde ele geçirdiğini düşünmeden edemez. Zihni, en mahrem anlarında bile devreye girer ve o anın saflığını bozar. Bu yüzden onun için cinsellik asla yalnızca cinsellik değildir; bir güç mücadelesi, bir keşif alanı, bazen de bir kaçış noktasıdır.
toplumun kadına biçtiği rol ile kadının kendi içinde hissettiği arasında uçurumlar vardır....
Zekânın insanı yalnızlaştırdığı fikri, çoğu zaman bir tür romantik yakınmaymış gibi karşılanır. Oysa mesele, zeki insanın etrafındakilerden üstün olduğu için yalnız kalması değildir. Mesele, onun dünyayı algılama biçimiyle çevresindekilerin algılama biçimi arasında açılan uçurumun, zamanla bir iletişim kopukluğuna dönüşmesidir. Bu kopukluk, kibirden ya da kendini beğenmişlikten değil, tam tersine, çoğu zaman zeki insanın kendi farklılığını idrak etmesinden ve bu farklılığı nasıl konumlandıracağını bilememesinden kaynaklanır.
Düşünmeye, sorgulamaya ve şüphe duymaya programlı bir zihin, her şeye dair büyük teamüller geliştirir. Bu teamüller, onun için dünyayı anlaşılır kılan haritalardır. Ne var ki bu haritalar, başkalarının basit ve doğrusal çizdiği yollarla örtüşmez. Sıradan bir sohbette birinin "hava bugün çok güzel" demesi, yalnızca bir hava durumu tespitidir. zeki insan ise bu cümlenin arkasındaki sosyal ritüeli, karşısındakinin ruh halini, konuşmayı başlatma ihtiyacının psikolojik kökenini ve hatta bu basit cümlenin içerdiği kültürel kodları görür. Gördükçe de katılımı zorlaşır. Çünkü o artık masum bir hava muhabbetine dahil olamaz; her cümle onun için çok katmanlı bir analiz nesnesine dönüşmüştür.
Bu durum, zeki insanın kendisini sürekli olarak dışarıdan izlemesine de yol açar. Kendi davranışlarını, sözlerini ve hatta düşüncelerini bir başkasının gözünden değerlendirme alışkanlığı, onu içten içe yoran bir çift bilinçlilik hali yaratır. Bir topluluk içinde şaka yapar, herkes güler; ama...
Düşünmek, insanı önce kalabalıklardan ayırır. Sonra, daha da derinlere daldıkça, o kalabalığın içinde yalnız kaldığını fark eder. Bu yalnızlık, bir tercih değil; zihnin farklı bir frekansta çalışmasının doğal bir sonucudur. Çünkü derin düşünen insan, çoğunluğun üzerinde mutabık kaldığı basit zevklerde, sıradan eğlencelerde ve günlük telaşlarda artık kendinden bir parça bulamaz. Ortalama bir sohbetin akışı ona anlamsız gelir; çünkü o, cümlelerin ardındaki niyeti, davranışların altındaki çelişkiyi görür. Bu görme hali, bir üstünlük değil, adeta bir lanettir; çünkü gördükleri onu hem besler hem de etrafındaki herkesten uzaklaştırır.
Kalabalık bir odada en yalın gerçeği gören kişi, çoğu zaman en sessiz olandır. Söyleyeceklerinin anlaşılmayacağını bilir; anlaşılsa bile kabul görmeyeceğini sezer. Zeki insanın ortalama insanlarla eğlenememesi bundandır. Eğlence dediğimiz şey, ortak bir zemin gerektirir; oysa derin düşünenin zemini, çoğunluğun yaşadığı dünyadan çok daha girift ve katmanlıdır. Onun için bir filmin konusu değil, alt metni önemlidir; bir dizinin popülerliği değil, karakterlerin iç çelişkileri anlamlıdır. Bu farklılık, onu yalnızca izleyici konumuna iter. İzlemek, katılmaktan daha güvenlidir; ama aynı zamanda daha yalnızdır. İnsan, paylaşamadığı her düşünceyle biraz daha kendi kabuğuna çekilir.
Bu yalnızlığın en keskin yanı, düşünenin kendi doğrularını nesnel gerçeklik gibi sunanlarla karşılaşmasıdır. Subjektif yargılarını mutlak doğruymuş gibi savunan insanlarla diyalog kurmak, derin düşünen için adeta bir...
zeki insanların yalnızlığı ve yoksulluğu, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık olarak yorumlanır. Oysa bu durumun köklerinde, zekânın kendisinden çok, zekânın beraberinde getirdiği algı biçimlerinin ve bu algıyla çatışan toplumsal yapının yattığını düşünüyorum. Zekâ, insana dünyayı farklı bir açıdan görme yetisi kazandırır; fakat bu yeti, çoğu zaman bireyi kalabalığın ortak ritminden koparır. İnsan, anlamadığı şeyden korkar; anlaşılmadığını hisseden zeki birey de zamanla kendi kabuğuna çekilir. bu çekilme, başlangıçta bir savunma mekanizmasıyken, zamanla kronik bir yalnızlığa dönüşür.
Toplumsal uyum, büyük ölçüde ortak paydalarda buluşabilme becerisine dayanır. İnsanlar hava durumundan, günlük dertlerden, popüler kültürün dayattığı sıradan meselelerden konuşarak birbirine yakınlaşır. Bu sıradanlığın içinde bir tür güven vardır; çünkü ortak sığlık, kimseyi rahatsız etmez. Zeki ve derin düşünen insan ise bu sığ sularda yüzmekte zorlanır. onun zihni sürekli olarak anlam arayışındadır; küçük bir dedikodunun ardındaki psikolojik motivasyonu, bir esprinin altındaki gizli saldırganlığı ya da bir toplumsal kuralın tarihsel kökenini sorgular. Bu sorgulama hali, onu sohbetin doğal akışından koparır. Karşısındaki insan, bu kopukluğu soğukluk ya da kibir olarak algılar. Oysa durum tam tersidir; zeki insan çoğu zaman fazla empatiktir, fazla anlayışlıdır, fakat bu anlayışını günlük dilin kalıplarına sığdıramaz.
Bu noktada, zekânın getirdiği bir başka yük devreye girer: varoluşsal kaygı. Ortalama bir insan, günlük...
Kaliteli insan olmanın bedelini kimse konuşmaz. İyilik, dürüstlük, derin düşünme gibi erdemlerin getirdiği bir ağırlık vardır; bunu taşıyanlar bilir ama anlatamaz. Anlatsa da karşısındaki hissetmedikçe bir anlam ifade etmez. Çünkü hissedilmeyen bir şeyin önemi yoktur; bu, insanın en acımasız gerçeklerinden biridir.
Utanma duygusu, bu yükün en sessiz köşesinde durur. Kaliteli insan, başkalarının yüzüne vurmadan, kendi içinde utanır. Başkasının sahteliğinden, yüzeyselliğinden, incelikten yoksun tavrından utanır. Oysa utanması gereken kendisi değildir; ama derinlikli insan, başkasının ayıbını kendi vicdanında taşır. bu, onun seçimi değil; doğuştan gelen ve ne yaparsa yapsın üzerinden çıkaramayacağı bir özelliktir. Tıpkı zekâ gibi, tıpkı empati gibi. İnsan, doğuştan sahip olduğu yetenekler kadar ilgi çekici bir şey tanımaz bu hayatta; ama aynı yetenekler onu yalnızlığa da mahkûm eder.
Yalnızlık, kaliteli insanın görünmez arkadaşıdır. Çevresinde insanlar vardır; konuşur, güler, paylaşır. fakat bir noktadan sonra fark eder ki kimse onun gördüğü katmanları görmüyor. O, bir konuşmanın içinde derinleşmek ister; karşısındaki yüzeyde kalır. O, bir soruna tanı koyup çözüm üretmek ister; karşısındaki sadece şikâyet eder. zamanla anlar ki bu dünyada en büyük yalnızlık, kalabalıkların içinde tek başına düşünen olmaktır. Bu yalnızlık, seçilmiş bir yalnızlık değildir; dayatılmıştır. Ama bir yandan da onu besler. Çünkü düşünmek, bir amaç olabilir; hatta belki de en doğru amaç...