8 Eylül 2026 13Normal Üye 1.172Hesap 6.257Özgün Yazı
Sekiz alan
Özgün Yazılar Platformu

Özgün olanın alanı.

İnsan Yapımı

Normal üyelerin sekiz alandaki özgün yazıları · 227 yazı

Özgün Analiz

İki diziyi de izlemiş biri olarak iki dizi arasındaki farkları ve benzerlikleri yazmak istiyorum. Breaking bad bireysel psikolojiyi inceler. Karakter analizleri önemlidir, karakterlerin içsel dünyasını yansıtır. The wire toplumsal odaklıdır. Karakterler üzerinden sosyolojik çıkarımlar yapar. Breaking bad gerçekçidir, ağırdır. Mantık hatası bulundurmaz. The wire gerçektir. Yaşanan coğrafyayı, şehri, insanları ve suçları anlatır. Dizide oynayan bazı suçlular gerçekten baltimoreda suç işleyen karakterlerdir. Breaking bad karakterleriyle bir gece geçirmek istersiniz dışarıda ya da evde. The wire karakterleriyle aynı ülkede bile yaşamak istemezsiniz. The wire, senaristinin 10 yıl boyunca baltimoreda gazetecilik yapıp diziyi öyle yazdığı bir yapıttır, breaking bad kadar muazzam bir kurgu yapılmamıştır. Breaking bad'de marie gibi ifrit olduğunuz karakterler vardır, the wireda kimseye ifrit olmazsınız. Karakterler kötü de olsa hoşunuza gider. Breaking bad harika bir sanat eseridir, the wire okullarda okutulan bir derstir. Televizyonu icat eden adam bu iki dizi yayınlansın diye icat etmiştir. The wire hem hayatınızı anlamsızlaştırır hem de hayatınıza anlam katar. Karakterlerin birbirlerini keklik gibi öldürdüğü, suçun bozuk para gibi olduğu bir yapıtta hayatınızın önemi artar. Diğer bir husus, kimi zaman hayatınızın anlamsızlaşması, böyle gerçekçi bir yapıtı böylesine vurgulu, ideolojilerden sıyrılmış, dalaverelerin döndüğü, sapkın bir dünyayı izleyip çıkaracağınız derslerin hayatınıza getirilerinin ufak şeyler olması. İdealist bir insan olarak...

Özgün Düşünce

üniversite okumak cahilliği almıyor, insanı eğitmiyor, entelektüellikle uzaktan yakından alakası yok, kreatif değil, üzerine kreatifliği öldürüyor, ezberci sistem, monoton, öğretilen bazı şeyler yalan, zevkli değil, öğrencinin ilgisini çekmiyor. üniversiteye gidip 2. Sınıfın sonunda "sokarım böyle işe" deyip okulu bırakan biri olarak söylüyorum.

Ben 14 yıllık eğitim öğretim hayatımda sadece ilkokul 1 ve 2. Sınıfı sevdim. Lisede sevdiğim ders sayısı 3'tü. Felsefe, tarih ve edebiyat. 3-4 yıl felsefeyle ilgilendim lise yıllarında, o sebepten felsefe de okulun en iyi öğrencisiydim. Bana bir şeyler katıyordu çünkü. 10 yıl boyunca tarihle ilgilendim, hala ilgileniyorum. Yine lisede tarih dersinde okulun en iyi öğrencilerinden biriyim. Edebiyatım da çok iyiydi. Yazmakla ilgileniyorsun. Bugüne kadar yazdığım hikaye, deneme ve şiirlerim var. Kısacası bana bir şeyler katabilecek her derste iyiydim. Onun dışındaki derslerden nefret ediyordum çünkü pratik olarak hiçbir gereği, anlamı ve öğreticiliği yoktu. üniversite de aynı şey oldu. 1 ders dışında hiçbir dersi sevmedim.

Benim istediğim eğitim şekli şu: çocuklar anaokulu, ilkokula gitmeden devlet 4-5 yaşlarında eve görevli gönderir ve çocuğun üzerinde çalışır. çocuğun neye yeteneği olduğunu, neyle ilgilendiğini öğrenir ve sadece o konu üzerine eğitim alır. Müzisyen olacak çocuğa biyoloji, fizik, kimya öğretilmez. Sadece belli başlı şeyler öğretilir. Onun dışında sürekli ana konu. Bu şekilde hangi çocuğun...

Özgün Fikir

Hayalimdeki meritokrasi sistemi, zekaya, liyakata, onura, adalete ve ahlaka dayanan meritokrasidir. Eğer bu sistem yeteneği olan zeki fakat ahlaki olarak zayıf insanlardan oluşursa işe yaramaz. üzerine yıllar boyunca düşündüm ve bir zemine oturtmakta zorlandım. Bugün içerisinde bulunduğumuz toplumun en çok ihtiyaç duyduğu yönetim şekli meritokrasi. Hitler'in generalleri meritokrasi sistemine çok yakındı. çünkü çoğu yetenekli generallerdi ve savaşta almanya'yı ileri taşıdılar. Abd'nin geçmişinde abraham lincoln gibi liyakatli ve ahlaklı bir adam vardır mesela. Liyakat tek başına çok bir anlam ifade etmiyor. Liyakatli ve ahlaklı demek daha doğru olur. Abraham lincoln köleliğe karşı savaşmıştır.

Hayalimdeki meritokrasi yönetimi, bırakın tek bir hayvanın canına zarar gelmesinden, tek bir ağacın bile kesilmesinden imtina eden liyakat ve ahlak ikilisinden oluşuyor. Zeki ve ahlaklı insanların yönetici olduğu, yönetici olmayan halkın en tepesinde onurlu insanların olduğu bir sistem. Onurlu insanlar kadar münevver insan topluluğu yoktur çünkü onurlu insan savunduğu ahlaki değerler uğruna ölümü bile göze alabilir. Zeki insan korkabilir yeri geldiğinde, ahlaklı insan da öyle, fakat onuru için yaşayan onuru bütün insanları pes ettiremezsin. Değerlerini her şeyden önemli görürler. O değerler içerisinde doğru bulduğu bu yönetim şekli de var. Meritokrasi ile sistem kendi yaşamını fevkaladesiyle sürdürecektir. çünkü hayalini kurduğum bu yönetim şeklinde eğitim, çocukların yeteneğinin ve ilgisinin neye...

Özgün Düşünce

Türkiye'de örgün eğitim görmek, eğitimli, bilgili ve okumuş insan olarak adlandırılıyor. Bugüne kadar bilgilerimi, sanatsal şeyleri ve güzellik anlayışımı nerden ve nasıl edindiğime baktığımda, %95'inin kendi ilgim, merakım ve araştırmalarımla elde ettiğimi gördüm. Okulda öğreneceğiniz şeylerin çoğu sizi entelektüel yapmaz. çoğu kalıp haline gelmiş ezber bilgidir. Bu sebeple kişinin kendi yaptığı bireysel, derin araştırmaların kişiyi daha bilgili yapacağını, pratikte daha yararlı şeyler olacağını düşünüyorum. Okulda öğrendiğim şeylerin %90'ı sadece okulu geçmek içindi. Okuldan çıkıp eve gittiğimde kendi kendime araştırdığım şeyler geliştirdi beni. Okul bana dostoyevski gibi bir yazarı öğretmedi, the wire ve breaking bad gibi harika 2 televizyon dizisini izletmedi. 12 angry men gibi bir mesajı, ana fikri bana aşılamadı. O sebepten okuldaki bilginin bireysel araştırmanın önüne geçemeyeceğini düşünüyorum.

Özgün Düşünce

Bir şehrin olumsuz yanlarını sayarken, "gece hayatının olmaması" diyenleri görüyorum. Gece hayatı, tonlarca içkinin, sigaranın ve uyuşturucunun olduğu, günün sonunda sarhoş sarhoş seks yapıldığı bir sosyalleşme şekli. Sosyalleşmekse insanı vasata sürükler. İnsanı olduğundan daha yüzeysel ve sığ hale getirir. Oysa insanın evine kapanıp düşünmesi, sorgulaması, merak etmesi, şüphe duyması, tutku beslemesi, bir şeyler üretmesi onu daha gerçek bir insan haline getirir. Huzurlu, dingin ve sakin bir hayat, anı yaşayan, hızlı, materyalist ve hedonist hayattan çok daha değerli bir hayattır.

Özgün Tespit

En estetik filmlerden biridir. Pulp fiction'ı ilk izlediğimde 16 yaşındaydım. En iyi filmler kategorisinde ilk 5'e aldım hemen. Filmin estetiği, kamera açıları, absürt komedisi ve diyalogları çok güzel. Yönetmen filmin açılış sahnesindeki kamera açısı ve sahne bitene kadar olan diyaloglarda çok iyi iş başarmış özellikle. Filmin tamamının diyalogları çok iyi. Mia'nın anlattığı fıkra komik değil fakat fıkrayı anlatana kadar gelişen süreç o fıkrayı güzelleştiriyor. Pulp fiction "masterpiece" diyebileceğim nadir filmlerden biri. Filme güzel hisler yansıtılmış. Bu yönetmenin filmi çekerken içindeki estetik hisleri filmin içine serpiştirebilme yeteneğidir. O sebepten ilk açılış sahnesinde kamera açısında bir bilinç görüyoruz. İzlediğim en iyi komedi filmi, en iyi 5 filmden biri pulp fiction. Bu film kadar güzel absürt komedi görmedim, yok çünkü.

Özgün Düşünce

Bir insanın gerçekten hayata karşı düşüncelerinin büyük oranda geliştiği, kendisini ve hayatı tanıdığı yaştır. 17 ile 20 yaş arasında çok fark varken 20 ile 25 arasında çok bir fark yoktur. 30 da daha olgundur fakat 20 de artık bir şeyler oturmuş, karakterini ve düşüncelerini kazanmış, devinimlerini gerçekleştirmişsindir. Reşit yaşının 18 değil 20 olması gerekmektedir bana göre çünkü 18 de hala ergendir. Beynin tam oturmamıştır. 20 hayata karşı düşüncelere sahip olduğun, büyük oranda "sen" olduğun yaştır. Sanatsal dizi ve filmleri izleyebileceğin, ağır kitapları okuyabileceğin yaştır. Refleksleri harikadır. 20 yaşında artık düşünebiliyorsundur. önceki yaşlarda sağlıklı bir düşünceye halen sahip değilsindir.

Özgün Düşünce

Yapmaktan en çok korktuğum şey. Birinin duygularıyla oynamak, aynı zamanda hayalleriyle oynamaktır. Sizi sevene edilen ihanet can acıtır, manevi olarak yıpratır ve karşıdakinin insanlara ve insanlığa olan güvenini, sevgisini azaltabilir. Bu durum kişinin geleceğini de olumsuz yönde etkileyebilir. Birinin duygularıyla oynamaktansa ölmeyi tercih ederim. En büyük korkularımdan biridir. Bana göre birinin duygularıyla oynayanın toplumda yeri yoktur, iyi insan olamaz. Hayatımı buna dikkat ederek geçirdim. Bu hayatta duygulardan daha önemli bir şey yoktur, bir gönlü ve kalbi yıkmanın, acıtmanın nazarımda ağır bir psikolojisi var. Sakın kimsenin duygularıyla oynamayın.

Özgün Düşünce

Yapmaktan zevk aldığım eylem. Benim için hayatın anlamı. Hayatımı manevi olarak insanlara yardım ederek geçirdim. Bundan hiç gocunmadım. Bir insana, bir cana, bir ruha yardım etmenin bende manevi olarak mutluluğu paha biçilemezdi. Psikolojik olarak yanında olduğum, sorunlarını dinlediğim, çözümler üretmeye çalıştığım çok insan oldu. çok arkadaş edindim, çok sevdim, saygı duydum ve saygı duyuldum. Birine yardım etmek hayatımın merkezine aldığım bir şeydir çünkü birine yardım etmek kadar hiçbir şeyden mutlu olamıyorum. Eğer karşımdaki belli bir ahlak anlayışının üzerindeyse daima yardım ederim. Bir ruhu olan, ahlak sahibi herkes nazarımda yardım edilebilir, sevilebilir insandır.

Özgün Düşünce

Bipolar gibi, insanı ölene dek bırakmayan, sadece ilaçlarla kısmen kontrol altına alınan hasta bir insanla yol yürümek bir erdemdir. Ve bu sadece bipolarlar için değil, depresyon, okb, anksiyete, borderline gibi bütün hastalar için geçerlidir. Onlardan kurtulma isteği sizi çiğ bir insan pozisyonuna sokar. Oysa onlarla yol yürümek, eğlenmek, bir şeyler yapmak, duygu ve düşüncelerinizi paylaşmak, bağ kurmak; yani onlardan kaçmak yerine kendinizi de onları da mutlu edecek şeylerle iştigal olmak erdemi ve anlamı olan şeylerdir. Hiç kimse psikiyatrik bir tanı almak istemez, kimse ilaç kullanmak istemez, kimse psikiyatrik hastalıklarından ötürü yalnız kalmak istemez.

Ben psikiyatri servisinde yatarken, insanlarla diyaloglar kurardım. Onları anlamaya çalışır, "buradan çıktıktan sonra ne yapmak istiyorsun?", "ne gibi hayallerin var?", "nasıl hissediyorsun?", "dışarıda seni bekleyenler kimler?" gibi sorular sorardım. Onlardan kaçmak yerine onları anlamak, onlarla içten bir gülümsemeyi paylaşmak, onlara çıkarsız bir sevgi duymak çok güzel şeyler. Hiçbir zaman toplum tarafından "düşmüş" olarak adlandırılan insanlara ben de vurmaya çalışmadım. Aksine, toplumun "yetersiz ve zayıf" dediği insanlara her zaman yardımcı olmaya çalıştım. Onları girdikleri çukurdan çıkarmaya çalıştım.

Psikolojiden anladığım, kendime ait düşünce ve fikirlerim olduğu ve psikoloji bilimini araştırdığım için insanlara nasıl davranmam gerektiğini biliyorum. Bu da beni onları bir an bile olsa mutlu etmeye yaradı çoğu kez....

Özgün Düşünce

Başarılı ya da zengin olmak, zeki olmanın ön koşulu değildir. Zeki olup da fakir ve başarısız çok insan var. Sizin istediğiniz zeka türü pratik zekası olsun, her şeyi becersin, sosyal zekası olsun sosyal ortamda ortamı yönetsin gibi benim zeka olduğunu hiç düşünmediğim boş şeyler. Zeka düşünce ve fikir üretmek; doğru ve gerçekçi analiz çıkarım ve tespitler, çok düşünmek, yüksek empati, anlayış, bilinç ve ahlak seviyesidir. Doğruyu yanlıştan, gerçeği sahteden, samimiyi samimiyetsizden ayırabilmektir. Zeki insanları anlayacak kapasitesi olmayan aptallar zeki insanlardan zengin olma başarısı bekliyorlar. Zeki bir beyni taşımak bile başlı başına zor şeydir.

Zekanın hiçbir zaman para, ün ve başarı gibi kıstasları olmadı. Sizin o niteliksiz, boş, yavan hipergaminiz zekanın tanımını değiştiremez.

Özgün Düşünce

Sevgiye ulaşmak için, birinin sizi sevmesi gerekmez. Bir başkasını kalbî duygularla sevmek de sevgiye ulaşmanın başka bir metodudur. Sevmek, sevilmekten daha merhametli bir eylemdir. O bize aittir. Başkalarının bize olan sevgisi bir gün bitmeye mahkumdur, ancak biz kendimizi kontrol altında tuttuğumuzda, sevgimiz daima diri kalacaktır. Birini sevmek, birine sevgi duymak, ama öylece; alelade, masumane ve spontane sevmek için onun bizim çıkarlarımıza paralel davranışlarda bulunması gerekmez. Kişinin on yıllar önce hayatına girmiş ve zamanı gelince de çıkıp gitmiş olmasına, kendi yolunu çizmiş olmasına, artık sizi hayatınızda istemiyor olmasına, kendi hayatındaki insanlarla mutlu olmasına rağmen; o hayatınızdan çıktıktan yıllar sonra bile; onu gökyüzüne baktığınız, durup bir düşündüğünüz, gözlerinizi bir noktaya sabitlediğiniz, belli belirsiz bir acı içinde kalakaldığınız anların her birinde aklınıza gelmesi ve ona halen sürdürülebilir bir sevgi duymak, işte kişiyi gerçek bir insan haline getiren budur. Bizi hayatında istemeyenlerle yaşadığımız her ana, her diyaloğa, her bağa, her anıya saygı duymak, bizi olduğumuzdan daha doğru bir insan yapacaktır.

Sevgi, hayatı daha yaşanılabilir kılmakla ilgilidir. Sevginin fazlası, sizin hayatta kalma dürtülerinizi bile bir kenara koymanıza sebep olabilir. ölümü yenebilir. Kişiyi daha da keskinleştirir.

Sevgiyi anlamak, içsel bir keşif ile mümkün olabilir. Ve bu mümkün olma hali kişiyi daha huzurlu bir hale getirir. çünkü...

Özgün Tespit

Tipik televizyon formatı nedir?

Televizyon, genellikle eğlence üzerine diziler üretir. Bir sinema filmi gibi felsefi ve estetiksel kaygı gütmez. İzleyiciyi televizyona bağlayıp mümkün olan en yüksek reytingi almak için uğraşır. İşte bir tutam aksiyon, bir tutam macera, bir tutam komedi, bir tutam aşk serpiştirilir üzerlerine. Prison break, lost, supernatural, the walking dead, fringe, the vampire diaries, teen wolf ve benzeri diziler alışılageldik, hormonlara hitap eden, her yaştan insanın izleyebileceği, herkese hitap eden tipik televizyon dizileridir. Bu diziler seyirciyi sadece eğlendirmek için üretilir. Yani entelektüel bir katkı gözetilmez.

The wire ise, alışılmışın dışında, televizyon formatının çok daha ötesinde bir dizidir. Bu yüzden de yayınlandığı zamanlarda çok düşük bir izleyici kitlesi yakalamıştır ve neredeyse hiçbir ödül kazanamamıştır. çünkü televizyon için aykırı bir diziydi the wire. Bir miktar yüksek kültür dizisiydi.

Dekalog da alışıldık tv formatına aykırı bir dizidir. Stanley kubrick'in övgüyle bahsettiği dekalog, daha önce sinema filmleri de çekmiş olan (özellikle 3 renk üçlemesi) kieslowski'nin yapıtıdır. Dekalog, televizyon dizilerine özgü sığlığı içinde barındırmayan, çok az barındıran ya da en az barındıran dizidir.

Chernobyl, the sopranos, oz, the shield, true detective gibi diziler de alışıldık televiyon formatının dışında yapıtlardır.

Özgün Düşünce

Dünyanın en güvenilir, en doğru, en şerefli, en ahlaklı, en cesur, en yiğit, en yardımsever; güncel olarak sahada en tecrübeli, son 50 yıldan fazladır en çok sıcak çatışmaya girmiş, en etkin, en dürüst, türkiye'nin en profesyonel bir kaç kurumundan biridir ve hatta en profesyonelidir.

Türkiye'de halkın en sevdiği, askerdir, en çok ona üzülür, en ona yanar, en çok ona ağlar, en çok onu sever. Bir anne, baba, kardeş, abi, abla o askere gidince hüzünlenir.

Arkasından göz yaşı dökülendir türk askeri. En zor zamanda yardıma gelen, halkın sadece maddi değil, manevi olarak da yanında olandır.

Özgün Çıkarım

Bir hayli zordur. Bir oyuna türkçe yama yapmak, bir diziye ya da filme alt yazı yapmakla aynı şey değildir. örneğin the witcher 3 gibi bir oyuna türkçe yama yapmak için, öncelikle oyunun dosyalarını açabilecek bilgisayar programcısına ihtiyaç vardır. Bazı dosyalar bir kaç saat içinde, bazıları bir kaç hafta içinde açılabilir. Diyelim ki dosyalar açıldı, oyunu çevirecek ekibin o oyunu başından sonuna kadar, her bir ana görevi, yan görevi tamamlamış, her npc ile konuşmuş, gidilmemiş yer bırakmamış olması; oyuna yüzlerce saat harcamış olması gerekir. Oyunun ruhunu anlayamadan o oyunu türkçe'ye çeviremezsin. Sonra the witcher 3 gibi bir oyunu her çevirmen de çeviremez. çünkü bu oyun ileri düzeyde ingilizce gerektirir. Terimlere hakim olmayı gerektirir. The witcher 3 ya da skyrim'i çevirirken çeviri ekibinin birbiriyle koordine halinde olması da gerekir. çeviri bittikten sonra ekipten bir kaç kişi (onlara test ekibi diyoruz), oyunu %100'e yakın olacak şekilde, bütün ana görevleri ve yan görevleriyle bitirmesi, bitirirken de çevirilere adapte olup yakaladığı hataları kenara not etmesi gerekir.

Türkçe yamayı planlanan günde yayınlamalısınız. Yoksa çeviri planlanan günde çıkmamışsa kitleniz size küfür ve hakaret bile edecektir. çünkü oyuncu kitlesinin en az yarısı, dünya genelinde leştir.

Bazen çevirmen meşgul oluyor, kendi hayatıyla ilgilenmesi gerekiyor, süre uzuyor. Ve bir oyunu...

Özgün Analiz

Yaklaşık 12 yıldır dizi izliyorum ve bir dönem her günümü dizilerle birlikte geçirdim. Burada dizi bilgisi en yüksek insanlardan biriyim.

Her televizyon dizisinin belli bir kalitesi vardır. Subjektif zevklerimiz olduğu gibi objektif olarak bakıldığında bir dizi ile ilgili ortada kolektif bir kaliteden söz edebiliriz. Bir dizinin kalitesinden söz etmek, onu yorumlamak için de objektif olup ayrım yapmamak gerekmektedir. İnsanlara kalite aşılamak, kötü diziler izlemelerini engellemek, bilinç oluşturmak için, izlenmemesi gereken kötü dizileri ve onların yerine izlenmesi gereken kaliteli iyi dizileri yazacağım.

İlk olarak izlenmemesi gereken kötü dizilerden bahsedelim.

1) teen wolf: sadece ergenlerin sevebileceği, alt tabaka vampirli kurt adamlı ergen dizisi. Bu diziyi izleyenlerin yaş ortalaması 13-19'dur.

2) the vampire diares: teen wolf'e nispeten daha izlenesi bir dizi olsa da, teen wolf gibi sadece hormonlara hitap eden kötü ve kalitesiz bir vampir dizisi.

3) supernatural: gerçek dışı olayların yaşandığı, herhangi bir kalite unsuru barındırmayan supernatural, izlenmemesi gereken kötü bir dizi.

4) the walking dead: bu da sadece hormonlara hitap eden, ilk sezondan sonra bozmuş bir zombi dizisidir. Bu diziyi 4. Sezona kadar zorla izledim. çok sıkıcı bir hal almaya başladığı için bıraktım. Bu benim izlediğim ilk yabancı dizi ve en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyordum. şimdi en kötü dizilerden biri...

Özgün Düşünce

Keşfetmenin, hakikate ulaşmanın, gerçeği bulmanın, doğruyu anlamanın, iyiyi ve güzeli özümsemenin en iyi yolu düşünmektir. İnsanlığın ilk ortaya çıktığı devirlerde insanlar önce avlanmış, ardından yemeğini yemiş, sonra kadınıyla ilişkiye girmiş ve ardından gökyüzüne bakarak, kendi kendine, kendi çabası yettiği kadar düşünmeye çalışmıştır. "ben kimim, burası (dünya) ne kadar büyük, şu görünen ışıklar (yıldız) da neyin nesi, mağaramı bile aydınlatan o yuvarlak şeyde (ay) ne var?" gibi sorular sormuşlardır. çünkü insan her zaman merak etmiştir ve bu merakını giderebileceği alanlar oluşturmaya çalışmıştır. Hayatta kaldıktan, yiyecek bulduktan, hem kendileriyle koordineli olarak iş birliği yapabilecek hem cinsel ilişkiye girebilecek, hem de üreyebilecek kadınlar bulduktan, barınabilecekleri bi yer edindikten, kendisinin ve ailesinin güvencesini sağladıktan, yani temel şeylere sahip olduktan sonra, zamanın insanlarının hayatta deneyimleyebileceği şeyler düşük olduğundan; bolca düşünme, sorgulama, hayal kurma, merak etme, şüphe duyma gibi insana özgü şeylerle meşgul olmuşlardır.

şimdi de durum aynı. Halen daha hakikate ulaşmanın, gerçeği bulmanın, doğruyu anlamanın, iyiyi ve güzeli özümsemenin en iyi yolu düşünmektir. Düşünmek insanın özgün ve orijinal düşünce ve fikirler üretmesine, analiz, çıkarım ve tespitler yapmasına olanak sağlar. Düşünmek diye bir özelliğimiz olmasaydı hiçbir kitap yazılamaz, yazı icat edilmez, bilim, sanat ve felsefe de olmazdı.

Özgün Düşünce

En iyi örneği, karamazov kardeşler'dir.

Somutun soyuta, soyutun somuta dönüştüğü kitaptır.

Yazarından ayrı bir beyni, kalbi, zihni, aklı, zekayı temsil eder.

Sanat tarihinin en iyi yapıtıdır.

Özgün Düşünce

Bilgeler; tıpkı düşünürler ve dahiler gibi insan soyunun yükselmesine, medeniyetin daha üst bir çıtaya ulaşmasına, akademinin dünya çapında gelişmesine, insanın pratik hayatının kolaylaşmasına öncü olurlar. Bir bilge, sürekli düşünce halindedir. Düşüncelerini bıkıp usanmadan bir anlama bular ve onu öğrencilerine aşılar. Bir bilgenin ne kadar az öğrencisi varsa, o bilge o kadar değerlidir. Bilgeler iyiye, doğruya, güzele, gerçeğe kendi kafasında uzun uzadıya düşünce seansları gerçekleştirerek, hayal kurarak, kendi içinde deneyimler yaşayarak ulaşır. Okumuşlar ise; bilgiyi ezbere dayanan kitaplardan, tıpkı arthur schopenhauer'ın dediği gibi, "sırrına vakıf olamadığımız bir robota benzeyerek" elde eder. Bilgi ile fikir yakından ilişkilidir. Fikirler bir bilgi verecektir. Ve en büyük bilgeler; insana, yaşama, hayata, doğaya, evrene, dünyaya dair bilgileri durmaksızın bir gözlem halinde yaşayarak kendi kafalarında meydana getirirler. Oysa okumuş; kitapların içindeki kendi zihnine son derece yabancı olan düşünce, fikir, analiz, çıkarım ve tespitleri yine kendi zihnine zorla, tıka basa doldurmaya çalışır.

Okumuşlar bilgiyi başka bir dünyadan almışçasına yabancı kalırlar o bilgelere. Oysa bilgeler, kendi akıllarının ekmeğini yerler. Düşünmeye, sorgulamaya, şüphe duymaya ve merak etmeye programlı bir vaziyette, her şeye dair büyük teamüller geliştirirler. Ve onların öğrencileri de son derece şanslı olanlardır. çünkü gerçek bir bilge, öğrencisinin bir doğruyu ya da gerçeği ne zaman, nasıl, neden, ne şekilde...

Özgün Düşünce

The wire, the sopranos, oz gerçekten çok iyi, en iyi 5 dizi listemde üç sırayı işgal eden kaliteli diziler. Bu üç diziyi izledikten sonra diğer diziler iyi diziler de olsa seyirciye yavan gelecektir. Dizi bilgim bir hayli yüksek olduğu için bu üç diziyi izlemiş insanların beğenebileceği 10'a yakın dizi var. Bu diziler kategorilerinde en iyi dizilerdir.

Breaking bad

Muhtemelen izlediğiniz bir dizi fakat bu üç dizinin kalitesine en yakın dizi breaking bad. Muhteşem bir sanatsallık örneği. Adını vermeden geçemezdim. En iyi 5 listemde. Televizyonda çok yeni teknikler sunan breaking bad, bireysel psikolojiyi inceleyen, karakter analizinin belki de en iyi yapıldığı dizi. Bir tony soprano kadar iyi işlenmiş karakter var karşımızda: walter white.

Six feet under

ölüm ile ilgili daha iyi bir dizi izlediğinizi düşünmüyorum. Hayat, ölüm ve aforizmalar. Six feet under, içerisinde kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz, kendinizi yakın hissedeceğiniz duygusal bir dizi. çok iyi aforizmaları var. En iyi 5 dizi listemde kendine yer bulan bir dizi six feet under.

Dekalog

Daha dramatik bir dizi izlemedim. Dizi kalbinizi zamanla acı ile doldurarak esir alıyor. Varoluş kaygısına sürüklüyor. Dizi hayatın anlamını arıyor ve izleyiciye acı veriyor. İlk 5e giremese de dekalog listemde 6. Sırada.

Boardwalk empire

The wire'dan bildiğimiz omar little'ı oynayan...

Özgün Düşünce

örgün eğitim yalnızca türkiye'de değil, bazı spesifik liseler ve üniversiteler dışında dünyada niteliksizdir. Körpe zihinleri yozlaştırmaktan başka bi şey yapmamaktadır. Oysa bi insanın kendini kendi çabalarıyla geliştirmesi; yani düşünerek, sorgulayarak, merak ederek, şüphe duyarak, her şeyin dibini delerek hakikate ulaşması kadar muazzam bi öğrenim şekli yoktur.

Dünya okullarının en az %90'ında verilen ezber, robotik, mekanik, resmi, sistematik eğitim öğrencileri küt bi zihin yapısına çevirmekten başka bi şey yapmamaktadır. Oysa akademi dediğimiz şey tam olarak eleştirel düşüncenin, bi şeylerin özüne inmenin, şüpheciliğin, teorik bilginin zihin süzgecinden geçip bilimsel ve fiziksel yasaların nasıl çalıştığına dair prensiplere ulaşmanın yoludur. 14 yıl boyunca örgün eğitim aldım, ancak bu eğitim şekli bana bi kere bile hayal kurmayı öğütlemedi, göstermedi, öğretmedi.

2017'de üniversiteyi terk ettim çünkü ne öğrenciler gerçek birer öğrencilerdi, ne de hocalar gerçek birer hocaydı, ortamı da beğenmedim. Bana kreatif, özgün ve orijinal olmamı salık veren bi sistem değildi bu. Oysa bi vatandaş kendi ülkesine ancak bunlarla katkı sağlayabilirdi. Bi şeyler üretmenin önemini ben kendim bi şeyler araştırarak, okuyarak, düşünerek, sorgulayarak, irdeleyerek anladım. üretmek hem en iyi mutluluklardan biriydi, hem bireyin değerini artırıyordu, hem bireyin özgüvenini yükseltiyordu, hem de bireyin topluma, çevreye, devlete, ülkeye bi yararının olmasına neden oluyordu.

örgün eğitim böyleyken bölüm sonu...

Özgün Analiz

Nezaketin, sabrın, hoşgörünün, alçakgönüllüğün, zekanın, iyi niyetin, anlayışın kendilerinden ve düşüncelerinden son derece emin insanların bile savunma mekanizmalarını ve kararlarını önemli ölçüde etkileyebilir ve değiştirebilir, ahlaksal kapasitenle insanlara iz bırakabilir, onların düşünce ve fikirlerinin yanlış olabileceğini öğretebilirsin. Mesele bir çocuğun suçlu olup olmaması değildir. Düşünme ve sorgulamanın gücüdür.

Jüri üyelerinden biri aşağılık kompleksi ile çocuğun suçlu olduğunu canı pahasına savunur. Aşağılık kompleksinin bir insanın hayatında ne kadar derin yaralar açabileceğine dair bir örnektir. Ve sonunda haksız olabileceğini kabullenmek zorunda kalır. çocuk suçludur ya da değildir. Mesele sonuçtan ziyade, o sonuca giden yolun ne kadar ahlaki olup olmadığıdır. Verileri ahlaka uygun toplamak, sonucu ahlaka uygun karar vermek zorundayız. Değerleri olan bir insan yolun ne kadar kirli olacağını önemsemeden sadece sonuç odaklı düşünmez.

Jüri üyemiz herkese anlayışlı ve iyimser yaklaşır. Aslında zekadan çok onun iyi, güzel ve ahlaki yönlerinin bir yansımasıdır herkesi kendisi gibi düşünmeye ikna etmesi. Mutlu bir toplum için refahtan ve ekonomiden ziyade toplum ahlakının ne derece önemli olduğuna dair bir öngörü. çünkü filmin sonunda herkes mutluydu. Ahlaki bir problemi çözdüler. Ve bu o grubun mutluluğunu artırdı. Bir toplum fakir bile olsa ahlaklı bir toplumsa eğer, o toplum mutludur. Ayrıca insan hayatındaki bir sorunu çözdüğünde acısı azalır, rahatlar, mutlu olur.

Özgün Düşünce

öğretmen, makalelerden, kitaplardan, ansiklopedilerden, derslerden öğrendiklerini öğreten değildir. öğretmen aklını rehber edinmiş olanların yaşama ve insana dair kendi zihninin ürünü olan bilgileri bir diğerine aktarmasıdır. Ve yalnızca aktarmakla bitmez elbette. Tüm bu bilgileri, öğrettiği kişiye kendi aklında yoğurarak kendi yolunu seçmesini de öğretmelidir.

öğretmen olmak için eğitim fakültesi bitirmek gerekmez. Gerçek öğretmenler içinde tutku ve arzu barındırırlar. Bir şeyler öğretmekten heyecan duyarlar ve mutlu olurlar. Sanki tamamlanmış gibi hissederler. örneğin bir bilge, düşünür ya da dahi, öğretme eylemini gerçekleştirirken müthiş bir haz duyar. Bu hazzı örgün eğitim öğretmenleri duyumsayamaz. Büyük kafalar ve büyük öğretmenler, hiçbir okulda öğretilmeyen ahlaki ve manevi öğretileri öğretmekten mutlu olurlar. Küçük kafalar memur olur. O sıkıcı, robotik, mekanik, resmi şeyleri bilgi diye öğretirler körpe zihinlere. Oysa bir bilge tam anlamıyla yaşamın kendisini öğretir.

Sadece büyük kafalar öğrenmeye ihtiyaç duymazlar. Bazı ortalama kafalar ise öğrenmeye ihtiyaç duymadığını düşünür. Oysa ortalama kafalar çokça yanılır. Herkesin içsel keşif yapmaya ihtiyacı vardır. Kendisini anlamaya, öğrenmeye, bilmeye. İçini öğrendiğinde evreni ve doğayı da okumaya başlarsın. Sana seni anlatacak insanları bulduğunda onları kaçırmamalısın. çünkü büyük yazarlar, filozoflar ve sanatçılar sadece ortalamayı ortalamaya anlatırlar.

Fiziksel dünyadaki hiçbir şey büyük kafalar için tasarlanmamıştır. Her şey ortalamaya hitap eder. çünkü sayıca çok olan ortalama kafalardır....

Özgün Düşünce

The national anthem gibi sadece ingiliz televizyonu için değil, aynı zamanda dünya televizyonu için de yeni, izleyen herkesi dehşete düşüren, cesur bir bölümle yayın hayatına başlıyorsun. Bu bölüm dizinin kalan bölümlerine dair bir öngörü meydana getiriyor. İngilizlere özgü bir tarzla ilk sezonu sadece 3 bölümle sınırlandırıyorsun, hemen her şeyiyle kendi yaratıcılığını, üslubunu, kültürünü, emeğini yansıttığın gerçek bir şeyler üretiyorsun çünkü.

Fifteen million merits gibi son derece samimi bir bölüm piyasaya çıkarıyorsun. İlk bölümden daha iyi olmakla kalmıyor, aynı zamanda muhteşem bir oyunculuğun sahnelendiği bölüm oluyor. Bölümün ana karakterinin jüri önündeki gösteride yaptığı konuşmayı bölüm adeta ezberletiyor sana.

Ve sezonu, the entire history of you gibi sezonun en iyi bölümüyle noktalıyorsun. Beyne bağlanmış bir çip yardımıyla anılara ulaşmak oluyor bölümün ana fikri. Gerçekten de bölüm sana, teknolojinin zararlı olduğunu müthiş bir vuruculukla gösteriyor.

Böylesine bir ilk sezondan sonra benzer bir kalitede 2. Sezonu çıkarıyorsun. Bakın arkadaşlar, dizinin imdb'de 6.5 ile en düşük puanlardan birini almış the waldo moment bile son sezonda yayınlanmış 6 bölümün tamamından daha black mirror bir bölüm. Neden biliyor musunuz? çünkü ilk 2 sezon ve özel bölüm white christmas, ingilizlerin oluşturduğu black mirror dünyasının, anlayışının, üslubunun, felsefesinin, ana fikrinin, alt metinlerinin yansıması. Belki 7. Sezon 5. Bölüm, yani...

Özgün Düşünce

Kendisine saygısı olmayan insan, başkalarını manipüle etmeye çalışır. Alt tabaka olanlar, kolay manipüle edilebilenler değil, manipüle etmeye çalışanlardır.

Doğru bir zihin yapısına sahipseniz, manipüle edilemezsiniz. Düşünmeyi seven ve her şeye dair düşünen bir insansanız manipüle edilemezsiniz. Sorgulamak yaşamınızın doğal bir parçası ise manipüle edilemezsiniz. Kronik şüpheciyseniz, şüpheleriniz bitmek bilmiyorsa manipüle edilemezsiniz.

Okumak manipüle olmayı engellemez. Manipüle edilmemek için yaşamı doğru okumak gerekir.

Saf olmak manipüle edilmeye açık olmak değildir. Saf olmak insanın kötülüğe yeteneğinin olmamasıyla ilgilidir. Karşıdaki insana kötülüğü yakıştıramamakla ilgilidir. Hem saf hem de zeki olmak mümkündür.

Salt zeka manipülasyonu ortadan kaldırmaz, ancak üst düzey bir akıl manipüle edilmenin önüne geçebilir. Aklı doğru kullanmak önemlidir. Geniş kapsamlı, her şeyi akleden bir aklın manipüle edilmesi zordur.

Manipüle olmak, bireyin elinde değildir bazen. Sinir sisteminiz var, hisleriniz var, psikolojiniz var. Bunlar değişkenlik gösterir ve bazen öyle bir anda karşınıza biri çıkar ki, her şey tepetaklak olur ve manipüle oluverirsiniz.

Manipüle olmamak için bol bol düşünmeye özen gösterin.

Özgün Düşünce

Bir şeyi yapmadan önce, onun meydana getirebileceği faydaları göz önünde bulundurmamak gerekir. Neyin insana yararlı olabileceğini kestirmek zordur. Bu yüzden beklentileri askıya almak, bir bilgenin en iyi bildiği şeydir. Kişinin kendi dünyasında sakince yaşaması en iyisidir. Olabilecek şeyleri düşünmek, ihtimalleri hesaplamak, adımları bir plana göre atmak, bir şeyleri beklentiler çerçevesinde eyleme dökmek, hayatında olup bitenleri durmaksızın insanlara anlatmak, dertlerini ve sorunlarını konuşmak, hesap etmek lüzumsuzdur.

Lakin sevgiyi bulduğumuzda onu bırakmamak gerekir. O tüm olumsuzluklar, yanlışlar ve acılar içerisinde elde edebileceğimiz kısıtlı güzelliklerden biridir. Sevgi, yalnızca birinin bizi sevmesi değil, aynı zamanda bizim gerçekten sevebileceğimiz birinin hayatımıza girmesidir. Sevgi bir erdemdir. Sevgiyi hayatın anlamı veyahut hayatın amacı yapmış olmak, yanlış bir karar değildir. Sevgi acıyı dindirebilir, çünkü sevgi, bir gün ölecek olduğumuz gerçeğini bir süreliğine unutmamızı sağlayan en özel duygulardan biridir. O bir iletişim şeklidir. Hayatı sevgiyle anlamlandıran bir insan iç dünyasında huzuru da bulmuş demektir.

öfkeye ve nefrete kapılmak yersizdir. Bilgeler, düşünürler, dahiler, hayatını öfke ve nefret gibi yaşam kalitesini düşüren ve insanın ruhunu emen negatif hislerden arınarak yaşarlar. Dingin bir nehir gibi akmak gerekir. Sağlıklı olmak ise, gerçek bir hazinedir. Evinde bir köşede sağlıkla düşüncelere dalmaktan daha güzel olan ne vardır?

Yaşıyor olmanın, bilinçli olmanın, düşünen bir varlık olmanın,...

Özgün Düşünce

Sanat, bilim gibi değildir. Belli başlı fiziksel ve bilimsel yasalara tabi değildir. Sanatta zihinsel, duygusal, düşünsel derinlik ve etkileşim söz konusudur. Yani bir insan ne kadar derinse o insanın ürettiği herhangi bir eser o denli çarpıcı ve ilginç olacaktır.

En basitinden, herhangi bi sitede üyeler bi şeyler yazarken sadece kelimeleri konuşturmaz. Yazının sahibi aynı zamanda metne duyguyu da aktarır. Duygu aktarımı yalnızca kelimelerle olmaz. Sinirbilimi araştırıyorsanız bilirsiniz ki, bir metin, sahibinin beyninde nöronlarla iletişim kurar. Duygular birebir yazıya geçer. Beynin ön bölümündeki prefrontal korteks ile metnin meydana geldiği bölümde etkileşim söz konusu olur. Yazının sahibi ne hissediyorsa onu okuyanlar da aynısını hisseder.

Beyin ve kalbin metinle en fazla iletişim halinde olduğu yazı ise dostoyevski'nin karamazov kardeşler kitabıdır. Okuduysanız görürsünüz ki kitap yazarından ayrı bir beyni, aklı, zihni, zekayı, duyguyu, düşünceyi ifade eder. Kitap adeta capcanlı bir yaşam formudur.

Yani bir kitabı ortaya çıkaran süreçlerde kalpte hissedilenlerin de önemi vardır. Sadece kitaplarda değil, mesela bazı filmlerde çok farklı şeyler hissedersiniz. İşte o hissettiğiniz farklı şeyler yönetmenin filme serpiştirdiği duygularının ifadesidir. Sen filmi oyuncularla, rollerle, sahnelerle izlersin ancak yönetmen görünmez bir şekilde filme duygularını aktarmıştır. Bunu sadece üst seviye sanatçılar yapabilir ki o sanatçıları da tanıyorsunuz zaten.

Bir filmde yönetmen tekniği geliştirdikçe...

Özgün Analiz

The wire genel özellikleri neler:

Dizi çok gerçekçi ve ağır.

Herhangi bir popülist ögeye sahip değil.

Ana karakteri yok.

Dizi tatava yapmıyor. İzleyiciyi çekmek için merak unsurunu yükseltmiyor. Olanı olduğu gibi gösteriyor. Bir sonraki bölümü izlemek için ipucu vermiyor.

Dizi çok maskülen, bana göre kadın izleyici oranının erkeklere göre en az olduğu dizi. Kadınsal ögeler kullanmamışlar diziyi kadınlara izletmek için.

Sokak dili ile konuşuyorlar. Suçlular beyefendi rolüne yatmıyor.

Yapıt, karakter iyi ya da tam kötü demiyor. Bir karakter kötüdür ya da iyidir yargısına varmıyor kendi içinde. Gerçekçi olduğu için suçlular gerçek hayatta nasılsa onu gösteriyor. İyi ya da kötü olduğu yargısına sen varıyorsun izleyici olarak.

Karakterlerden nefret de etmiyorsun sempati de duymuyorsun. Ben diziyi izlerken kimseye "orospu çocuğu" demedim. çünkü dizi sana olayları taraflı anlatmıyor, nefret et ya da sev demiyor.

O gerçekçiliğin için de sosyolojik çıkarımlar yapan bir sosyolog gibisin.

Omar little haricinde bağ kurabileceğin neredeyse hiçbir karakter yok. Unutma sosyologsun, duygusal yaklaşamazsın.

Oz ve the sopranos izleyenler bunu da izler. Birbirine yakın üç dizi.

Yapıt anti kahraman kaynıyor. özellikle omar little.

Dizinin hiçbir tabusu yok. Mesela bir komedi dizisinde eşcinsel karaktere espiritüel yaklaşılabiliyor. Eşcinselliği yermese bile toplumun eşcinselliğe olan agresif tavrı hissediliyor. Bu dizide o hiç yok. Eşcinselliği...

Özgün Analiz

The wire, kolay olanı tüketmeye alışık seyircinin önüne konulan bölüm sonu canavarıdır. Breaking bad, the sopranos, six feet under, game of thrones gibi yapımlar nispeten daha kolay tüketilen televizyon dizileri olmalarına karşın the wire, ağırlığı ve gerçekçiliğiyle adeta seyirciyi zorlar. Hiçbir popülist öge barındırmayan the wire, bugün okullarda ders olarak okutulan bir yapıttır. Bunu anlattığı şeylerin gerçekçiliğinden, kokuşmuş bürokrasiyi en iyi şekilde göstermesinden, küçücük çocukların bile uyuşturucu sattığı bir dünyayı gözler önüne sermesinden dolayı başarmıştır.

Breaking bad gibi bir yapıt değildir. Breaking bad her ne kadar the wire ile birlikte izlediğim en iyi dizi olsa da, popülist ögeler, reyting kaygıları, estetik kaygısı güder. The wire da reyting ve/veya estetik kaygısı yoktur. Olanı olduğu gibi anlatır. Game of thrones, breaking bad, black mirror, sherlock gibi kaliteli yapımlar popülist ögeler içeren popülist yapımlar olmayı başarmışken, the wire yayınlandığı dönem kimsenin yüzüne bakmadığı, hiçbir ödül kazanamadığı bir dizidir. Fakat şuan imdb 'de puanı en yüksek dizilerden biridir. örseleyici bir gerçekçilik sunuyor the wire seyircilere. Felsefik bir kaygı gütmemesine rağmen çok felsefik bir dizi. Yapıtta artistik silah çekmeler yok. Karakterler kahraman değil, hepsi antikahraman. Seyircinin hoşa gitmesi için çekilmiş hiçbir sahne yok. Omar little dışında bağ kurabileceğiniz, "işte bu benim karakterim" diyebileceğiniz bir karakter...

Özgün Düşünce

Sadece olayları alttan almak değil, aynı zamanda bir nezaket, tevazu, zeka, derinlik, bilinç, algılama, farkındalık, anlamlandırma gibi özelliklerin de göstergesidir. Bu minvalde çok geniş bir durumu kapsar.

Özgün Düşünce

Renkli ve zengin bir iç dünyaya sahip olmak, kişinin kendi iç dünyasıyla bir hayli meşgul olmasını sağlar. çünkü orada keşfedilecek çok şey vardır. Bu iç huzuru yakalamakla doğru orantılıdır çünkü kendisiyle vakit geçirmeyi bilen, kendisiyle eğlenen, yalnız kalıp düşünmekten ve sorgulamaktan mutlu olan bir birey o iç huzuru da bulmuştur. Burada herkesten ayrışmanın getirdiği huzuru yakalamıştır. Kendi içindeki bağlantıların derinliğini aramak, kendi içindeki koca bir dünyayı anlamak, kendine şefkat beslemek, hakikate kendi kendine düşünerek ulaşmak muhteşem bir huzur getirir. Tüm bunlar yalnızlığı yadırgamamak anlamına gelir. Bu şekilde tüketime direnen bir birey ortaya çıkar. Daha anlamlı hazlar peşinde koşmanın nedeni, doğasında basit ve geçici şeyler taşımamakla doğru orantılıdır.

Özgün Düşünce

Bir kadının bilge adamı olmak, ona akıl vermekle değil; yol göstermekle, onu anlayarak dinlemekle, düşünsel deneyimleri onunla paylaşmakla mümkündür. Bilgelik, ona salt kitapların içinde yazanları aktararak malumatfuruşluk ve bilgi hamallığı yapmak değil, aklın gölgesinde hakikate, gerçeğe, doğruya, iyiye, güzele dair düşüncelerini ve tespitlerini paylaşmakla mümkündür. Hiçbir zaman yargılamadan dinlemek, onu bilge adam olmaya götüren temel noktadır.

Ona sahip olma ve kontrol etme güdüsüyle yaklaşmayan, onu gerçekten anlamaya yönelik bir tutum içinde olan insandır bilge.

Bu ilişki bir tamamlanma değil, olgunluğun pik yaptığı bir iletişim şeklidir.

Bilge bir adam kız arkadaşına dair aceleci beklentiler içinde olmaz. O zamana, emek harcamaya, çaba göstermeye, derinleşmeye ihtiyaç duyar. Onun seçimi bunlardır.

Ve tüm bunların yolu içsel bilgeliği korumakla mümkündür. Daima bir içsel arayış, içsel keşif ve içsel yolculuk içinde olmakla doğru orantılıdır. İç dünyada huzuru ve anlamı bulmuş olmak gereklidir. O eksikliklerini bilen ve onları giderme çabası içinde olan, büyümeye açık olandır.

Özgün Düşünce

Makaleler, bilimin ışık tuttuğu sonuçlardır. Denemeler ise zekanın ortaya koyduğu düşünce ve fikirlerdir. İyi bir deneme adeta bir makale gibi, dünyaya ve insanlığa ışık tutar. Hem denemeler okuyucuya estetik bir haz da verir, çünkü denemeler duygu ve düşüncelerin aktarımıdır. Oysa makaleler resmi, robotik ve mekaniktir. Okurken sıkılırsınız. Bir deneme, makale gibi bilgi içerikli olabilir. O etrafını gözlemiş ve zihinden çıkmış bilgilere ulaşmış olabilir. Makaleler de deney ve gözlemin akıl ile buluşmasıdır ancak iyi bir deneme okumayı makale okumaya tercih ederim.

Özgün Düşünce

Günümüzde evlilikler doğallıktan kilometrelerce uzak, tamamen kurgusal gerçekleşiyor. Oysa en mükemmel tanışma şekli, kadın ve erkeğin yeni arkadaşlar edinmek düşüncesinin akıllarında olmadığı bir sırada, birbirlerine yaranmak maksadıyla değil, tamamıyla içten ve doğal davranarak, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadıkları, masumiyet yüklü sohbetlerinin ardından, birdenbire gerçekleşendir. İki taraf da yüzünde aptalca ifadeyle ayrılır birbirlerinden. Aralarında bir şey yoktur. Arkadaşlık, çevre edinme, sevgili, dost aklınıza ne gelirse. İkisi de bir dahaki görüşmelerini yaşamak için can atmazlar ama o görüşme gerçekleştiği zaman çok mutlu olacaklardır. Ara sıra birbirlerinin hatırlarına gelecekler, görüşme günü tam saatinde buluşacaklardır. Hatta görüşme yaklaşmış, az bir süre kalmışken, ikisi de büyükçe bir heyecan duygusu içine gireceklerdir. İnsan biriyle ilk karşılaştığında karşısındaki kişiye nasıl etki etmişse, o anki ruhsal durumunun oluşturduğu hangi davranışları göstermişse, o kişiye uzun bir zaman boyunca öyle davranmaya devam edecektir. Elde tutmak gibi bir amaç olmadan, vücudun kendisini yönetmesi gibi, biraz fazla istemdışı, ama içten gelerek yapar bunu. Böyle yaparak, doğal olmayacaklardır belki. Fakat bu şuan tamamen önemsizdir. İnsanlar içlerinde farklı kişilikler barındırarak gelirler dünyaya. Birinin sakin veya agresif olmasını, yüksek oranda yapısına bağlayabiliriz, ama asla tamamen diyemeyiz.

Yapı olarak agresif olmaya daha yatkın bir kişi sinirlendiği zaman, öfkesine hakim olabilme yetkisi azalır. Tamamen bitmez. Bu durumda sakin...

Özgün Düşünce

Basitçe malumatfuruşluk ya da bilgi hamallığı yapmak ayak takımının işidir. Gerçek insanlar bir şeylerin özüne iner. öz farkındalık ve çevresel farkındalığın gelişmesiyle birlikte her şeye ve herkese dair derin sorgulamalar içine girer. Bu sorgulamaları meydana getiren, fonda daha önce duyulmamış ama iç acıtan, garip hissettiren, geçmişe özlem duymayı tetikleyen, sessizliğin sesi diyebileceğimiz bir müzik çalar. Ortam loştur, ışık belli belirsiz çarpar. Orada insan olmanın ne demek olduğunu sorgularsınız. Ahlaki ve manevi değerlerinizi sorgular, neden aklınızın başınıza seneler önce gelmediğini; akabinde geçmişteki kafasızlığın cezasını yürekten gelen acıyla çektiğinizi ve bunun olmak zorunda olmayışını düşünürsünüz. İnsanların içinde silik bir hayatınız olduğunu hatırlarsınız. Gözlerinizi diktiğiniz noktaya kimseler bakmıyordur, dahası, sizin 45 dakikadır dikkatsizce, belli belirsiz bir noktaya baktığınızı kimse fark etmemiştir. Hep böyle fark edilmeyen bir insan olmuşsunuzdur. Ama bunun bedelini ödetmek isteyen olmazsınız. çünkü vicdan, derin bir yürek ve engin bir bilincin kaçınılmaz sonucudur. İntikam almak yerine, henüz o anda, size yapılan yanlışı o anda affedersiniz içten içe. Ancak her zaman bu affedici olmanın getirdiği acıyla yüzleşirsiniz. Bazen aptal gibi hissedersiniz kendinizi.

Bir profesör konuya dair yıllarca eğitim almış, onu araştırmış, hayatını ona vakfetmiş, alanında pratik yapmış, teorisini adeta ezberlemiş olur, ancak o bir ilkokul mezununun bir anda aklına esmesiyle fark ettiği...

Özgün Düşünce

Bir insan hayatı genellikle 70-80 yıldır ve bu kısa bir süredir. Bu süreçte kişinin onurlu kalmaya devam edebilmesi zor olsa da mümkündür. Onur; yalnızca dik durmak, eğilmemek, çizgilerinin olması demek değildir. Buna zihinsel ve duygusal süreçleri de katabiliriz. Bir insan onur, dini inanç ve diğer inançlar, aile, arkadaşlık, doğruluk, yardımseverlik, iyilik, merhamet gibi ahlaki ve manevi değerlere sahip olabileceği gibi, zihinsel ve düşünsel değerlere de sahip olabilir. Yani birey zekanın ve zihnî etkileşimlerin getirisi olan; eleştirel düşünce, parçalar arasındaki bağlantıları kurma, neden sonuç ilişkisi, sorgulama, düşünme, akademik ve entelektüel içeriklere merak duyma, şüphe etme, anlayış, derin bir öz farkındalık, eldeki kısıtlı verilerle çabucak sonuca ulaşma, insanları kısa zamanda tanıma, düşünce ve fikir üretme; keskin ve doğrusal analiz, çıkarım ve tespitlerde bulunma, hayal kurma, içsel keşif, çevreye duyarlılık, empati gibi eylemlerde bulunabilir. Tüm bunlar kişiyi hayattan soyutlayıp bir eylemsizlik hali meydana getirmeye yol açabiliyor olsa da; hepsi yaşamanın, canlı kalmanın ve hakikati, gerçeği, doğruyu, iyiyi ve güzeli bulmanın anahtarıdır.

Bir öğrencinin örgün eğitim kapsamında üniversite sıralarında sınava girerek kopya çekmek yerine kendi çabasıyla iyi not alıp dersi geçmesi veya yolda yürürken yerdeki karıncalara basmamak için büyük çaba sarf etmesi, onura dair verebileceğim en basit örneklerden ikisidir.

Onur çok kapsamlı; hem bir...

Özgün Düşünce

Anlatmak istediğiniz bir şeyler vardır, biriyle özel bir şey yaşamışsınızdır, gerçekten değerli insanlar tanımışsınızdır, başkalarıyla derin ve kuvvetli bağlar kurmuşsunuzdur, güzel zamanlar geçirmişsinizdir, küçük şeyler sizi mutlu etmiştir. Ancak hiçbirini içinizde olduğu gibi aktaramazsınız. Bir şeyler buna engel olur, bir şeyler sizin yazmanıza ya da konuşmanıza; yani sözcüklerle duygularınızı ifade etmenize engel olur. Ve bu sadece sizin zihninizde, sizin kalbinizde, sizin iç dünyanızda kalır. Mesela parlak bulduğunuz içsel monologlarınızın sadece içinizden geçerken muhteşem olduğunu fark edersiniz. Bazen kendinizi ifade etme şeklinizi; yani sözlere aktardığınız her bir duyguyu çirkin bulursunuz.

Sizin için özel bir insanı rüyanızda görürsünüz, ancak onu rüyanızda görmekte olduğunuz anda hissettiklerinizin duygusunu veremezsiniz. Oysa diğer insanların kendilerini ifade ediş şekillerini başarılı bulursunuz. Bu durumda insan, bir tükenmişliğe ve yalnızlığa sürüklenebilir. Konuşmak ve yazmak istemeyebilir. Böyle zamanlarda bir süre konuşmamak ya da yazmamak gerekebilir. çünkü bekleyiş, ilaç gibi gelecektir.

Bazen de; samimi, doğal ve gerçek bir yaşanmışlığı ve duyguyu ifade etmemek gerekir. çünkü o sadece o anda güzeldir, o anda özeldir. Belki de sizin duyguyu ifade edememeniz, kendinizi ifade etmemeniz gerekliliğine çıkan bir kapıdır. Belki sadece size özel kalmalıdır. çünkü bir şeylerin ifadesi, ne kadar iyi ve güzel ifade edilirse edilsin, ona hiçbir zaman gerçek ve doğru anlamı verememek...

Özgün Tespit

Bu oyunu şu detayla tanımlamak doğru olur:

Oyunda 10'a yakın bölge var ve hepsi senin düşmanların tarafından alınmış. Karakteriniz bu bölgeleri ele geçirebiliyor. Ele geçirince de o bölgelere ışınlanabiliyorsunuz. Bir bölgede kaplanın birini yakalayıp tutsak etmişler. Kaplanın yanına gidip onu kurtarabiliyorsunuz. Gittim ve kurtardım. Sonrasında kaplan oradakilere saldırmaya başladı. Onları oyalarken ben de düşmanları öldürüp bölgeyi ele geçirdim.

Bu detay hem benim oyuna olan bağımı, hem de oyuna verdiğim puanı tek başına arttırdı. Bir oyunda bu tarz detaylar benim oyundan aldığım hazzı arttırıyor.

Özgün Aforizma

Korkuyla beraber yalanlar başlar. Yalanlarla beraber nefret! Nefretle beraber kin başlar. Kinle beraber intikam duygusu! Sonunda intikamını alırsın ama bu sana yetmez. Ya da affedersin konu kapanır. Ve içini kemirir sonsuza kadar pişmanlık düşüncesi.
#UfuktakiAdam

Özgün Söz

Kendini olduğundan güçlü görmek, çoğu zaman bir yanılsama değil, hayatta kalmanın ta kendisidir. İnsan, kendi sınırlarını bilmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmemek için bilinçdışı bir pazarlık yapar; gerçeklik ile arzu arasındaki o ince çizgide kendine daha geniş bir alan açar. Bu alan, Raskolnikov'un kendini sıradanlığın üzerinde konumlandırması gibi, vicdanın sesini bastırmak için kurulmuş bir savunma mekanizmasıdır. o, kocakarıyı öldürdüğünde aslında kendi içindeki sıradanlık korkusunu da öldürmeye çalışıyordu; ama geniş bilinç, en büyük cezayı kendisi keser.

Bu durumun kökeninde, toplumun dayattığı başarı ve yeterlilik mitleriyle yüzleşememenin getirdiği bir kırılganlık yatar. Nitelikli olana duyulan özlem ile niteliksiz kalma korkusu arasında sıkışan birey, kendini olduğundan büyük göstererek aslında en derin eksikliğini örtbas eder. Aşağılık kompleksinin gölgesinde büyüyen bu sahte güç, tıpkı bir jüri üyesinin suçlu çocuğu canı pahasına savunması gibi, kişinin kendi içindeki çatışmayı dış dünyaya yansıtmasıdır. Çünkü kendini güçlü görmek, çoğu zaman güçsüzlüğünü kabul etmekten çok daha kolaydır; kabul, beraberinde değişimi, değişim ise bilinmeyen bir eşiğe adım atmayı gerektirir.

Oysa gerçek güç, bu yanılsamayı sürdürmekte değil, kendi sınırlarının farkında olarak o sınırları zorlamakta saklıdır. Bir insanın kendini sevmesi, kusurlarını görmezden gelmesi değil, onlarla barışık yaşamasıdır. Kendini olduğundan güçlü görmek, başkalarıyla kurduğun diyalogları da sahte bir zemine oturtur; çünkü karşındakiyle gerçek bir senkronizasyon yakalamak,...

Özgün Çıkarım

Okumuşluk, çoğu zaman birikimle karıştırılır. Oysa birikim, kitapların arasında geçen yılların değil, o kitapların içindeki cümlelerin hayatınıza değip değmediğinin göstergesidir. İnsanlar kütüphaneler dolusu bilgiyi ezberleyip yine de hayatın en basit sorusu karşısında çaresiz kalabilir. Bilgelik ise bambaşka bir yerde durur; orada ezber yoktur, anlamak vardır. Bir cümleyi yüzlerce kez okumakla, o cümlenin içinizde yankılanmasına izin vermek arasındaki fark gibidir bu. İlki birikimdir, ikincisi dönüşümdür.

okumuş insan, bilgiyi taşır; bilge insan, bilgiyi yaşar. Taşımak kolaydır çünkü dışarıda duran her şey gibi yüzeyseldir. yaşamak ise acıtır; çünkü bildiğiniz şeyin gereğini yapmak, çoğu zaman konfor alanınızdan çıkmayı zorunlu kılar. Bir şeyi bilip insanlara anlatamamaktan daha kötüsü, bildiğini yapamamaktır. Bu cümle, okumuşluk ile bilgelik arasındaki uçurumun en net fotoğrafıdır. okumuşluk size cümleler verir; bilgelik ise o cümlelerin altında ezilmeden yürümeyi öğretir. Ama ezilmeden yürümek nedir? Acı çekerek, hata yaparak, bazen dizlerinizin üstünde sürünerek öğrenilen bir denge sanatıdır.

Bir de şu var: İnsanlar derin, karmaşık ve nitelikli bir zihne pek saygı göstermezler. Çünkü derinlik, emek ister; emek ise çoğunluğun kaçındığı bir yüktür. Okumuş insan bu yükü sırtlanır ama çoğu zaman bunu bir gösterişe dönüştürür. Oysa bilge, yükünü içinde taşır; dışarıdan bakıldığında sıradan görünür. Sıradanlığın içinde saklı bir derinlik, kalabalığın gözünden kaçar. Çünkü kalabalık, parlak olanı...

Özgün Söz

Zekânın yalnızlıkla arasındaki ilişki, çoğu zaman yanlış okunur. İnsanlar bunu bir ödül ya da ceza gibi görür; oysa derin düşünen birinin yalnızlığı ne bir kaçıştır ne de bir kayıp. Bu, düşüncenin doğal bir sonucudur. Kalabalıklar içinde bile sürdürülen o iç konuşma, kişiyi kendi zihninin derinliklerine çeker ve orada öyle verimli bir sessizlik başlar ki, dışarıdaki gürültü anlamsızlaşır.

Varoluş sancısı çeken insanlar ekseriyetle bilinçli insanlardır. Her şeyin daha çok farkındadırlar; bu farkındalık onları sosyalleşmek yerine eve kapanıp düşünmeye, sorgulamaya, şüphe duymaya iter. Doğrularla ve gerçeklerle yüzleşmek kolay iş değildir. Bu yüzden zeki insanların çevresinde az ama öz insan bulunur. Onlar için sohbetin niteliği, niceliğinden her zaman üstündür; sıradan bir muhabbetin içinde kaybolup gitmektense, birkaç saatlik derin bir konuşmayı tercih ederler. Bu seçim kibir değil, zihnin açlığıdır.

Başarıya gelince... İşte asıl mesele burada düğümleniyor. Yalnızlık, zeki insanın üretimini besleyen en verimli topraktır. Bir insan ne kadar derinse, ürettiği eser de o denli çarpıcı ve ilginç olur. Çünkü derinlik, yüzeyde görünmeyen bağlantıları kurmayı gerektirir ve bu bağlantılar ancak sessizlikte, dikkat dağıtıcı unsurlardan uzakta kurulabilir. Kalabalıklar fikir verir belki ama onları olgunlaştıran hep o yalnız saatlerdir. Ne var ki bu durumun bir de gölgesi vardır. Zeki insan, kendi standartlarını o kadar yükseltir ki başarıyı...

Özgün Söz

Zekâ ile servet arasında kurulan doğrusal ilişki, insanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biridir. toplum, parlak zekâların neden çoğu zaman kenarda kaldığını sorgulamaz; onları görmezden gelir ya da daha kötüsü, dışlar. Oysa mesele, zekânın paraya dönüşememesinde değil, zekânın kendisinin farklı bir değer ölçeğine tabi olmasında gizlidir. Zeki insan, dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu anlamaya çalıştığı için, sistemin dayattığı kural oyunlarına katılmakta zorlanır.

Sıradan zekâ, mevcut düzenin içinde avantaj elde etmeye odaklanırken; üstün zekâ, düzenin kendisini sorgular. Bu sorgulama, kişiyi maddi kazançtan çok içsel bir arayışa iter. Çünkü zeki insan, paranın bir amaç değil, araç olduğunu bilir; fakat bu bilgi, onu sistemin işleyişine uyum sağlamaktan alıkoyar. Sabah dokuzda işe gitmek, mesai saatlerini doldurmak, patronun isteklerini sorgusuzca yerine getirmek; zihni sürekli daha büyük sorularla meşgul olan bir insan için adeta bir hapishane gibidir. Albert Einstein'ın da belirttiği gibi, zekâsıyla övünen bir insan, hapishanesinin genişliğiyle övünen insana benzer. Bu hapishanenin duvarları, toplumun dayattığı çalışma düzeni, tüketim alışkanlıkları ve kariyer beklentileriyle örülmüştür.

Farklı olmanın bedeli çoğu zaman doğuştan yalnızlıkla ödenir. Zeki insan, çevresindeki insanların konuşmalarının yüzeyselliğini, kaygılarının küçüklüğünü görür; bu durum onu toplumdan uzaklaştırır, iç dünyasına çekilmeye iter. Yalnızlık, onun hem en büyük düşmanı hem de en sadık dostudur. Çünkü düşünmek için yalnızlığa...

Özgün Tespit

İnsanın kendine dair en büyük yanılgısı, dünyayı olduğu gibi gördüğünü sanmasıdır. Oysa gördüğümüz şey, çoğunlukla içimizdeki karanlığın ve aydınlığın dışarıya vurmuş gölgesidir. Bu yüzden bir manzara karşısında iki kişi aynı duyguyu yaşamaz; biri huzur bulurken diğeri o manzarada kaybolmuşluğunu seyreder. Bakış açısı dediğimiz şey, aslında içsel keşiflerimizin toplamıdır; ne kadar derine inebildiysek, dışarıyı da o kadar net görebiliriz. Ama bu derinlik kolay kazanılmaz; çoğu zaman acıyla, sorgulamayla ve yalnızlıkla örülür.

Zeki insanların çoğunun sosyal olmaması tesadüf değildir. Kalabalıklar, derinlikten kaçanların sığınağıdır; orada herkes birbirinin yüzüne bakar ama kimse gözlerinin içini görmez. Sosyalleşmek, çoğu zaman derinliksiz sözlerin, derinliksiz kahkahaların ve derinliksiz ilişkilerin arasında kaybolmaktır. oysa içine dönük insan, bu gürültünün içinde kendi sesini duymaya çalışır; çoğu zaman da duyamaz. Bu yüzden yalnızlığı seçer; ama bu seçim bir kaçış değil, bir arayıştır. Kendini tanımayan insan, başkalarını da tanıyamaz; çünkü her ilişki, önce kendimizle kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır.

Gerçek öğretmenlerin içinde tutku ve arzu barındırdığını söyleyenler haklıdır; ama bu tutku, bir şeyi elde etme hırsı değildir. o, vücudun kendiliğinden nefes alması gibi, istemdışı ama içten gelen bir akıştır. Bu tür insanlar anlatmak zorunda oldukları için değil, anlatmadan edemedikleri için konuşurlar. onların sözleri, seyirciye bir şey öğretmekten çok, seyircinin kendi içinde sakladığı gerçekleri keşfetmesine...

Özgün Çıkarım

İnsanı en çok yoran şey nedir diye düşünüyorum da, çoğu zaman cevap dışarıda değil içeride saklı. İçimizde biriken, adını koyamadığımız o ağırlık; kelimelere dökülemediği için büyüyen bir karanlık. Oysa yaratma eylemi, tam da bu isimsiz yükü biçimlendirmenin en eski yoludur. Bir tuval, bir sayfa ya da bir melodi; hangi araçla olursa olsun, içerideki kaosu dışarıya aktardığınız anda onun üzerinde bir güç kazanırsınız. Çünkü biçim verilemeyen duygu, insanı esir alır; biçim verildiğinde ise ona dışarıdan bakabilme lüksü doğar.

bu yüzden yaratmak, bir tür kaçış değil; aksine yüzleşme biçimidir. Kişi kendi içine baktığında ne kadar karanlık, ne kadar dağınık bir manzarayla karşılaşırsa karşılaşsın, onu bir hikâyeye ya da bir imgeye dönüştürdüğünde o manzaranın bir parçası olmaktan çıkar. Dizilerdeki suçlu karakterlere bakarız da, oyuncuların sanki gerçekten suçluymuş gibi davrandığını düşünürüz. Bu bir tesadüf değildir; iyi bir oyuncunun yaptığı şey, kendi içindeki karanlıkla temas kurup onu bir role dönüştürmektir. O an, kendi karanlığı onu yönetmez; o, karanlığını yönetir. İşte özgürlük denen şey de tam olarak budur: içindeki malzemeyle baş edebilmek, onu dönüştürebilmek.

Modern hayatın bize dayattığı düzen ise bunun tam tersini talep eder. Sürekli üretmemiz, tüketmemiz ve belirli kalıplara uymamız beklenir. Ne yazık ki modern dünya, insanın manevi sorumluluklarının yerini maddi sorumluluklarla değiştirdi. Bu...

Özgün Fikir

Zeki insanların fakir kalması, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık meselesi değildir. Bu, onların dünyayı algılama biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. zekâ, kişiye çevresindeki sistemin açıklarını, toplumun ikiyüzlülüklerini ve insanların zayıflıklarını görme yetisi verir. ancak bu görüş, çoğu zaman kişiyi oyuna dahil olmaktan alıkoyar. Çünkü oyunun kurallarını anlamak, o kurallara uymayı gerektirmez; hatta çoğu zaman tam tersine, kuralları anlamak oyundan soğumaya yol açar.

parayı kazananlar genellikle en zeki olanlar değil, en uyumlu olanlardır. Sistem, sorgulayan değil, onaylayan bireyleri ödüllendirir. Zeki insan ise sorgular; üstelik bu sorgulama bazen onu felç eder. Her fırsatın riskini, her yatırımın altındaki ahlaki çelişkiyi, her başarının bedelini görür. Bu derinlikli bakış, harekete geçmeyi zorlaştırır. Oysa zenginlik, çoğu zaman derin düşüncenin değil, hızlı ve cesur eylemlerin sonucudur. Zeki insan düşünürken, daha az zeki olan ama daha atılgan olan insan harekete geçer ve ödülü toplar.

Bir de takıntı meselesi var. Zeki insanların kendi iç dünyalarında kurdukları o mükemmel düzen, dış dünyanın kaosuyla uyum sağlamayı güçleştirir. Onlar, sıradan insanların kolayca geçiştirdiği tutarsızlıkları, sahtelikleri ve vasatlıkları görürler. Bu da onları yalnızlaştırır. İnsanlarla iyi anlaşamazlar çünkü konuşmaların yüzeyselliği, onların derinlik ihtiyacını karşılamaz. Bu yalnızlık, ekonomik başarı için gerekli olan sosyal ağları kurmayı engeller. iş dünyası, ne yazık ki, en çok da ilişki...

Özgün Çıkarım

zekânın bedeli ödenirken genellikle yalnızlıkla ödenir. Fakat asıl trajedi, bu yalnızlığın içinde bile insanın kendi bedenine, o en ilkel ve en kontrol edilemez yanına yenik düşmesidir. Düşünen bir kadın için bu, çift taraflı bir kıskacın tam ortasında durmaktır: bir yanda her şeyi analiz eden, sorgulayan, anlam arayan zihin; diğer yanda ise tüm bu zihinsel donanıma aldırış etmeden varlığını dayatan, doyurulmayı bekleyen bir arzu. Bu iki güç arasında sıkışıp kalmış kadın, ne tam anlamıyla entelektüel bir huzura erişebilir ne de bedeninin çağrısını görmezden gelerek sözde bir aydınlanma yaşayabilir.

Bilinç dediğimiz şey, aslında insanın en büyük lanetidir. Hayvanlar yalnızca hisseder; biz ise hissettiğimiz şeyin üzerine düşünür, onu etiketler, ondan utanır ya da onu yüceltiriz. Yüksek zekâya sahip bir kadının trajedisi de tam burada başlar: o, arzusunu yalnızca yaşamaz; onu analiz eder. Arzuladığı erkeği izlerken, onunla kuracağı ilişkinin muhtemel sonuçlarını, bu ilişkinin onu nereye götüreceğini, hatta bu arzunun kendisini neden bu kadar güçlü bir biçimde ele geçirdiğini düşünmeden edemez. Zihni, en mahrem anlarında bile devreye girer ve o anın saflığını bozar. Bu yüzden onun için cinsellik asla yalnızca cinsellik değildir; bir güç mücadelesi, bir keşif alanı, bazen de bir kaçış noktasıdır.

toplumun kadına biçtiği rol ile kadının kendi içinde hissettiği arasında uçurumlar vardır....

Özgün Tespit

Zekânın insanı yalnızlaştırdığı fikri, çoğu zaman bir tür romantik yakınmaymış gibi karşılanır. Oysa mesele, zeki insanın etrafındakilerden üstün olduğu için yalnız kalması değildir. Mesele, onun dünyayı algılama biçimiyle çevresindekilerin algılama biçimi arasında açılan uçurumun, zamanla bir iletişim kopukluğuna dönüşmesidir. Bu kopukluk, kibirden ya da kendini beğenmişlikten değil, tam tersine, çoğu zaman zeki insanın kendi farklılığını idrak etmesinden ve bu farklılığı nasıl konumlandıracağını bilememesinden kaynaklanır.

Düşünmeye, sorgulamaya ve şüphe duymaya programlı bir zihin, her şeye dair büyük teamüller geliştirir. Bu teamüller, onun için dünyayı anlaşılır kılan haritalardır. Ne var ki bu haritalar, başkalarının basit ve doğrusal çizdiği yollarla örtüşmez. Sıradan bir sohbette birinin "hava bugün çok güzel" demesi, yalnızca bir hava durumu tespitidir. zeki insan ise bu cümlenin arkasındaki sosyal ritüeli, karşısındakinin ruh halini, konuşmayı başlatma ihtiyacının psikolojik kökenini ve hatta bu basit cümlenin içerdiği kültürel kodları görür. Gördükçe de katılımı zorlaşır. Çünkü o artık masum bir hava muhabbetine dahil olamaz; her cümle onun için çok katmanlı bir analiz nesnesine dönüşmüştür.

Bu durum, zeki insanın kendisini sürekli olarak dışarıdan izlemesine de yol açar. Kendi davranışlarını, sözlerini ve hatta düşüncelerini bir başkasının gözünden değerlendirme alışkanlığı, onu içten içe yoran bir çift bilinçlilik hali yaratır. Bir topluluk içinde şaka yapar, herkes güler; ama...

Özgün Düşünce

Düşünmek, insanı önce kalabalıklardan ayırır. Sonra, daha da derinlere daldıkça, o kalabalığın içinde yalnız kaldığını fark eder. Bu yalnızlık, bir tercih değil; zihnin farklı bir frekansta çalışmasının doğal bir sonucudur. Çünkü derin düşünen insan, çoğunluğun üzerinde mutabık kaldığı basit zevklerde, sıradan eğlencelerde ve günlük telaşlarda artık kendinden bir parça bulamaz. Ortalama bir sohbetin akışı ona anlamsız gelir; çünkü o, cümlelerin ardındaki niyeti, davranışların altındaki çelişkiyi görür. Bu görme hali, bir üstünlük değil, adeta bir lanettir; çünkü gördükleri onu hem besler hem de etrafındaki herkesten uzaklaştırır.

Kalabalık bir odada en yalın gerçeği gören kişi, çoğu zaman en sessiz olandır. Söyleyeceklerinin anlaşılmayacağını bilir; anlaşılsa bile kabul görmeyeceğini sezer. Zeki insanın ortalama insanlarla eğlenememesi bundandır. Eğlence dediğimiz şey, ortak bir zemin gerektirir; oysa derin düşünenin zemini, çoğunluğun yaşadığı dünyadan çok daha girift ve katmanlıdır. Onun için bir filmin konusu değil, alt metni önemlidir; bir dizinin popülerliği değil, karakterlerin iç çelişkileri anlamlıdır. Bu farklılık, onu yalnızca izleyici konumuna iter. İzlemek, katılmaktan daha güvenlidir; ama aynı zamanda daha yalnızdır. İnsan, paylaşamadığı her düşünceyle biraz daha kendi kabuğuna çekilir.

Bu yalnızlığın en keskin yanı, düşünenin kendi doğrularını nesnel gerçeklik gibi sunanlarla karşılaşmasıdır. Subjektif yargılarını mutlak doğruymuş gibi savunan insanlarla diyalog kurmak, derin düşünen için adeta bir...

Özgün Analiz

zeki insanların yalnızlığı ve yoksulluğu, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık olarak yorumlanır. Oysa bu durumun köklerinde, zekânın kendisinden çok, zekânın beraberinde getirdiği algı biçimlerinin ve bu algıyla çatışan toplumsal yapının yattığını düşünüyorum. Zekâ, insana dünyayı farklı bir açıdan görme yetisi kazandırır; fakat bu yeti, çoğu zaman bireyi kalabalığın ortak ritminden koparır. İnsan, anlamadığı şeyden korkar; anlaşılmadığını hisseden zeki birey de zamanla kendi kabuğuna çekilir. bu çekilme, başlangıçta bir savunma mekanizmasıyken, zamanla kronik bir yalnızlığa dönüşür.

Toplumsal uyum, büyük ölçüde ortak paydalarda buluşabilme becerisine dayanır. İnsanlar hava durumundan, günlük dertlerden, popüler kültürün dayattığı sıradan meselelerden konuşarak birbirine yakınlaşır. Bu sıradanlığın içinde bir tür güven vardır; çünkü ortak sığlık, kimseyi rahatsız etmez. Zeki ve derin düşünen insan ise bu sığ sularda yüzmekte zorlanır. onun zihni sürekli olarak anlam arayışındadır; küçük bir dedikodunun ardındaki psikolojik motivasyonu, bir esprinin altındaki gizli saldırganlığı ya da bir toplumsal kuralın tarihsel kökenini sorgular. Bu sorgulama hali, onu sohbetin doğal akışından koparır. Karşısındaki insan, bu kopukluğu soğukluk ya da kibir olarak algılar. Oysa durum tam tersidir; zeki insan çoğu zaman fazla empatiktir, fazla anlayışlıdır, fakat bu anlayışını günlük dilin kalıplarına sığdıramaz.

Bu noktada, zekânın getirdiği bir başka yük devreye girer: varoluşsal kaygı. Ortalama bir insan, günlük...

Özgün Düşünce

Kaliteli insan olmanın bedelini kimse konuşmaz. İyilik, dürüstlük, derin düşünme gibi erdemlerin getirdiği bir ağırlık vardır; bunu taşıyanlar bilir ama anlatamaz. Anlatsa da karşısındaki hissetmedikçe bir anlam ifade etmez. Çünkü hissedilmeyen bir şeyin önemi yoktur; bu, insanın en acımasız gerçeklerinden biridir.

Utanma duygusu, bu yükün en sessiz köşesinde durur. Kaliteli insan, başkalarının yüzüne vurmadan, kendi içinde utanır. Başkasının sahteliğinden, yüzeyselliğinden, incelikten yoksun tavrından utanır. Oysa utanması gereken kendisi değildir; ama derinlikli insan, başkasının ayıbını kendi vicdanında taşır. bu, onun seçimi değil; doğuştan gelen ve ne yaparsa yapsın üzerinden çıkaramayacağı bir özelliktir. Tıpkı zekâ gibi, tıpkı empati gibi. İnsan, doğuştan sahip olduğu yetenekler kadar ilgi çekici bir şey tanımaz bu hayatta; ama aynı yetenekler onu yalnızlığa da mahkûm eder.

Yalnızlık, kaliteli insanın görünmez arkadaşıdır. Çevresinde insanlar vardır; konuşur, güler, paylaşır. fakat bir noktadan sonra fark eder ki kimse onun gördüğü katmanları görmüyor. O, bir konuşmanın içinde derinleşmek ister; karşısındaki yüzeyde kalır. O, bir soruna tanı koyup çözüm üretmek ister; karşısındaki sadece şikâyet eder. zamanla anlar ki bu dünyada en büyük yalnızlık, kalabalıkların içinde tek başına düşünen olmaktır. Bu yalnızlık, seçilmiş bir yalnızlık değildir; dayatılmıştır. Ama bir yandan da onu besler. Çünkü düşünmek, bir amaç olabilir; hatta belki de en doğru amaç...