Son Özgün Düşünceler

Üyelerin özgün düşünce ve fikir yazıları

Özgün Düşünce

Benimde en sevdiğim filmlerden biri olan "The Piyanist" hakkında son zamanlarda çok fazla yahudi propagandası yorumu aldım. İzleyicilerin ilk başta filme karşı ön yargılı davranması ve batı ürünü diye nitelendirmesi gayet normal. Kendim böyle olduğuna inanmıyorum ve bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum. Bu film 2. Dünya savaşındaki çaresiz bir piyanistin hikayesini anlatır. Bu film tamamen bir hayal ürünü değil, gerçekten de zamanında Polonya'nın ileri gelen piyanistlerinden olan Wladyslaw'ın hikayesinden alıntıdır. İşte bu hikayenin aslında gerçekten yaşanmış ve bir propaganda olmadığını gösteriyor.

Özgün Düşünce

Düşün ki lahmacun yemekten haz alıyorsun. Tadı hoşuna gidiyor. Ancak bunu sonsuza kadar yapamayacaksın. Bir gün öldüğünde o tüm yaşadığın zevkler yok olucak. Lahmacunu yediğin an önemlidir yalnızca. Zevkler anlıktır ve anlık yaşayacaksın. An bittiğinde zevkte biticek. İnsan doğası gereği sonsuza kadar durmaksızın bir zevki yaşayamaz. Koşmak senin için bir zevkse yorulduğun an duracaksın. Bitecek. Anı yaşayın gençler. Yok olacağız çünkü. Senin yaşadığın zevk yalnızca senindir. Ben senin o an yaşadığın hazzı yaşayamam. Kısacası zevkler anlamsızdır. Zaten anlamı olan ne bıraktınız ki ?

İnsan Yapımı

Normal üyelerin sekiz alandaki özgün yazıları · 4 yazı

Özgün Aforizma

Korkuyla beraber yalanlar başlar. Yalanlarla beraber nefret! Nefretle beraber kin başlar. Kinle beraber intikam duygusu! Sonunda intikamını alırsın ama bu sana yetmez. Ya da affedersin konu kapanır. Ve içini kemirir sonsuza kadar pişmanlık düşüncesi.
#UfuktakiAdam

Özgün Aforizma

Zekâ, insanı kalabalığın ortasında bile yalnız kılabilen bir ağırlıktır. Oysa bilgelik, bu yalnızlığı bir lanet olmaktan çıkarıp sessiz bir güce dönüştüren tek şeydir. Zeki insan, çoğu zaman etrafındaki gürültüyü anlamsız bulduğu için içine kapanır; fakat bilge, aynı gürültünün içinde kendi sesini duymayı öğrenmiştir. Aradaki fark, yalnızlığın kendisinde değil, onunla kurulan ilişkidedir.

Birçok insan zekâyı, sorulara hızlı cevap vermek ya da karmaşık problemleri çözmek sanır. Oysa gerçek zekâ, sorulmayan soruları görebilmektir. Ve bu görme yetisi, insanı ister istemez derin bir gözleme iter. Bilge de tam burada devreye girer: gözlemlediklerini yargılamadan, acele etmeden, kendi içinde olgunlaştırır. Zeki insan bilir; bilge ise bildiğini bilmenin ağırlığını taşır ve bu yüzden konuşmaktan çok dinler. toplumun çoğu zaman yanlış anladığı şey, bu sessizliğin bir eksiklik değil, aksine derin bir birikim olduğudur.

Yalnızlık, zekânın kaçınılmaz bir sonucu gibi görünse de bilgelik onu bir tercihe dönüştürür. Zeki insan yalnız kaldığı için düşünür; bilge ise düşündüğü için yalnızlığı arar. İlki bir kader gibi yaşarken, ikincisi bunu bir erdem hâline getirir. Asıl mesele, insanın kendi zihniyle barışık olup olmadığıdır; çünkü bilgelik, dış dünyadan kaçış değil, onu içeride yeniden kurma sanatıdır. Ve bu sanatın en büyük ödülü, kalabalıklar içinde bile kendine yetebilen bir ruhun dinginliğidir.

Özgün Aforizma

bazı insanlar vardır, bir odaya girdiklerinde kalabalığın içinde kaybolmazlar; aksine, kendi içlerine öyle derin bir yolculuğa çıkarlar ki, etraflarındaki herkes onları orada, o uzak mesafede bırakır. Yalnızlık onların tercihi değil, düşünmenin doğal bir sonucudur. Okyanusta kaybolan bir şey kolay kolay bulunamaz ya; işte derin düşünen insan da kendi zihninin o engin sularında öyle kaybolur ki, kıyıda bekleyenlerin sesini duyamaz olur.

Kalabalıklar genellikle yüzeyde dans eder. Sohbetler havada uçuşur, kahkahalar yapay bir ritim tutturur, kelimeler birbirinin üzerine biner ama hiçbiri bir yere varmaz. Derin düşünen insan ise bu dansın anlamsızlığını görür ve katılmak yerine kenara çekilir. Onu yalnız bırakan şey kibri değildir; aksine, herkesle aynı dili konuşamamanın verdiği o hafif hüzündür. Çünkü o, bir cümlenin ardındaki yarım kalmış düşünceyi, bir bakışın içindeki saklı soruyu, bir sessizliğin taşıdığı anlamı fark eder. Fark etmek, çoğu zaman paylaşılamayan bir yüktür.

İnsanlar birbirlerine ihtiyaç duyar; bu bir gerçek. Ama derin düşünen insanın ihtiyacı, sıradan bir sohbetin ötesindedir. O, karşısındakinin beyninin kendi beyniyle uyum içinde titreşmesini, düşüncelerin birbirini tamamlamasını bekler. Bu buluşma gerçekleşmediğinde, yalnızlık bir seçim olmaktan çıkar, bir zorunluluğa dönüşür. Tıpkı bir ışığın ancak karanlıkta fark edilmesi gibi, derin bir zihin de ancak kendine denk bir derinlikle karşılaştığında parlar. O karşılaşma yaşanmadıkça, ışık içe döner...

Özgün Aforizma

Hakikatin peşinde olmak, insanı yalnızlığa mahkûm etmez; asıl yalnızlık, hakikatten kaçarken insanın kendi içinde kaybolmasıdır. Çünkü dünya görüşleri, düşünceler, fikirler ve bakış açıları o kadar farklıdır ki; bir insanın ahlaki zekâsı, bu çok sesliliğin içinde kendi doğrusunu koruyabilme becerisiyle ölçülür. Güçlü insan dediğimiz figür, çoğu zaman kaba kuvvetle ya da yüksek sesle özdeşleştirilir. Oysa asıl güç, manipüle edilmemek için yaşamı doğru okuyabilmekte, kalabalığın dayattığı ezberleri sorgulayabilmekte saklıdır.

Ahlak, toplumun dayattığı bir kıyafet değildir; insanın kendi düşünce terzisinde diktiği bir giysidir. örgün eğitimin çoğu zaman niteliksiz olduğu bir dünyada, insanın kendi başına kalıp düşünce ve fikir üretmesi, kendisi gibi insanlarla karşılıklı analizlerde bulunması gerekir. Ne var ki bu süreç, doğuştan gelen derin bir bilinçle yaşamayı gerektirir ki bu da çoğu zaman acıdır. Çünkü etrafımızdaki insanların büyük bir kısmı, duygularını ve hayallerini öldürmenin kanun nezdinde suç olmamasından cesaret alarak, başkalarının iç dünyalarını işgal eder. Bu işgale direnmek, kişinin kendi sınırlarını çizmesini ve bu sınırların dışına taşan her türlü tecavüze karşı durmasını gerektirir.

Bir insanın ahlaki zekâsı, sevdiği insanın adı geçtiğinde onu yalnızca adıyla değil, bi anlığına ruhuyla düşünebilmesinde kendini gösterir. Bu incelik, başkalarının varlığını bir araç olarak değil, bir amaç olarak görebilme yetisinden doğar. Ne yazık ki çağımız, bu inceliği hızla tüketiyor....

Özgün Aforizma

Bir kadının zeki bir erkeği bırakamamasının nedeni, o erkeğin söyledikleri değil, söylemedikleriyle kurduğu derin monologlardır. Kadın, o sessizliğin içinde kendi yankısını arar; bulduğunda ise artık o odanın, o zihnin bir parçası olmuştur.

Zekâ dediğimiz şey, çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar onu bilgi birikimiyle, okuduğu kitapların sayısıyla ya da konuşmasındaki akıcılıkla karıştırır. Oysa asıl zekâ, kişinin kendi kendisiyle baş başa kaldığında başlattığı o iç konuşmanın derinliğinde gizlidir. Bir erkek, dünyanın gürültüsüne kapılmadan kendi iç sesini duyabiliyorsa, işte o zaman kadının gözünde sıradanlıktan çıkar. çünkü kadın, günün sonunda kendisine en yakın gelen yalnızlığı arar; ve o yalnızlığı en iyi dolduran, aslında onu en iyi anlayan değil, en iyi düşünen adamdır.

Burada bir paradoks var. Kadın, zeki erkeğin yanında kendini eksik hisseder; ama aynı zamanda o eksiklik hissi, onu sürekli olarak o erkeğe doğru iter. çünkü bilinç dediğimiz şey, rahatlık vermez; aksine huzursuzluk yaratır. Bir kadın, kendini geliştirmek, öğrenmek ve geçmişini sorgulamak istiyorsa, bunu ancak kendisinden daha derin bir zihnin yanında yapabilir. o zihin, ona ayna tutar; ama o ayna, her zaman güzel görüntüyü yansıtmaz. Yine de kadın o aynadan kaçamaz, çünkü kaçtığı her an, kendi sığlığına geri döner.

Toplumun dayattığı ilişki modeli ise tamamen bunun tersini söyler. Kadına, kendisini güvende hissettiren, maddi...

Özgün Aforizma

Bilgelik, anlaşılmayı göze alabilmiş sevginin adıdır. Okumuşluk ise çoğu zaman bu cesareti kitapların arkasına saklanarak öğrenir.

İnsan, sevilmek için önce anlaşılmayı ister; fakat anlaşılmak, görünür olmayı gerektirir. Görünür olmak, kusurlarınla, çelişkilerinle, henüz tamamlanmamış cümlelerinle ortada durmaktır. oysa okumuş insan, kusurlarını gizlemeyi bir erdem sanır; bilge ise kusurunu gösterdiği için sevilmenin daha kıymetli olduğunu bilir. Bu yüzden bilgelik, kitapların toplamı değil; hayatın içinde yanlış yapmayı göze alabilmenin toplamıdır.

Bir düşünelim: Kimi insanlar vardır, her konuda fikir yürütürler, her soruya cevap yetiştirirler. Onlarla sohbet etmekten yoruluruz; çünkü onlar bizi duymaz, yalnızca kendi bilgilerinin yankısını dinlerler. Oysa bilge, susmasını bilendir. Bilge, karşısındakinin söylemediklerini de işitebilendir. Okumuşluk birikimdir; bilgelik ise o birikimi ne zaman kenara koyacağını bilmektir. Sevgi de tam burada başlar: Birinin size en çok ihtiyacı olduğu anda, bildiklerinizi değil, yüreğinizi uzatabilirsiniz.

Okumuş insanın en büyük yanılgısı, anlaşılmakla sevilmeyi aynı şey sanmasıdır. Oysa anlaşılmak, zihninize ulaşılmasıdır; sevilmek, ruhunuza dokunulmasıdır. Zihninize ulaşanlar azdır; ruhunuza dokunanlar ise daha da az. bu yüzden bilge, anlaşılmaktan vazgeçmeyi göze alır; çünkü bilir ki sevgi, bazen anlaşılmadan da var olabilir. Hatta belki de en gerçek sevgi, anlaşılmadan kabul edilendir. okumuşluk ise bunu kabullenmekte zorlanır; çünkü anlaşılmak, onun için var olmanın kanıtıdır.

Nihayetinde insan, sevilmek için anlaşılmayı değil; anlaşılmadan da...

Özgün Aforizma

İnsan dediğin, kendine en uzak olan varlıktır. Aynada gördüğü suret, yılların biriktirdiği bir yabancıdan başka birşey değildir çoğu zaman. On dört sene önceki hâlimizi düşünürüm de, o adamın benimle ne ilgisi var diye sorarım kendime. Değiştiğimizi sanırız; oysa çoğunlukla üzerimizi örten kıyafetleri değiştiririz. İçerideki çekirdek, o ilk günkü gibi kıpırtısız durur; etrafına ördüğümüz duvarlar, inandığımız hikâyeler, taşıdığımız maskeler değişir sadece. Zamanın akışı içinde kaybettiğimiz şey, aslında kendimize dair sahip olduğumuz o berrak, o duru bilinçtir.

Bir filmi yeniden izlersin de, ilk seyrettiğindeki heyecanı bulamazsın. Filmin kalitesi düşmemiştir; sen düşmüşsündür. O pürüzsüz, o kusursuz anlatının içinde kaybolma yeteneğini yitirmişsindir. Tıpkı 4K çözünürlükte izledikten sonra 1080p'ye dönmenin verdiği o tarifsiz eksiklik hissi gibi. Hayatın kendisi de böyle işte: İlk deneyimlerin o keskin, o net görüntüsü bir daha asla yakalanmaz. geriye kalan, o görüntünün hayaletiyle yetinmektir. Bu yüzden insan kendine yabancılaşır; çünkü geçmişteki benliğinin yaşadığı o yoğunluğu, o saflığı artık hatırlayamaz bile. Hatırladığını sandığı şey, aslında hafızanın kurguladığı bir sahnedir.

Peki bu yabancılaşma kaçınılmaz mıdır? Yoksa biz mi bu yabancılaşmayı seçiyoruz? Her gün bir sürü insanla konuşur, bir sürü iş yapar, bir sürü role bürünürüz. Akşam olduğunda ise o rollerden sıyrılıp kalan o çıplak benliğe bakmaya cesaret edemeyiz. Çünkü o benlik, gün içinde...

Özgün Aforizma

Zekâ, çoğu zaman yanlış anlaşılır; insanlar onu bir çözüm gücü sanır. Oysa zekâ, asıl olarak bir algı keskinliğidir ve keskin algı, beraberinde kaçınılmaz bir yalnızlık getirir. Kalabalığın içinde herkes aynı filmi izlerken, zeki insan farklı bir kareyi görür; herkes aynı sözü duyarken, o sözün altındaki niyeti sezer. bu farklılık, onu toplumun ortak ritminden koparır ve kendi kafasının içindeki o sessiz, derin odaya hapseder.

Anlaşılmama hissinin en acı tarafı, bunun bir kusurdan değil, bir fazlalıktan kaynaklanmasıdır. Çevresindekiler onun gördüğü bağlantıları göremez, hissettiği incelikleri duyamaz. Ona disiplini, hayatı, merhameti öğreten insanlar bile, bir noktadan sonra onun dünyasına yetişemez. Çünkü o, okulda öğretilenlerle yetinmeyip kendi kafasında devasa bir gözlem kulesi inşa etmiştir. Bu kuleden baktığında insanları, olayları ve hatta kendini öylesine net görür ki, bu netlik bir lütuf olmaktan çıkıp ağır bir yüke dönüşür. Duygusal ile mantıklı olanı ayırmayı reddeden bu bakış, onu çoğu insanın sığındığı basit kalıplardan uzaklaştırır.

insanlar duygularını mantıklarıyla, mantıklarını da duygularıyla bir bütün olarak yaşamaz. Zeki insan ise bu iki alanı birbirinden ayırmayı hiçbir zaman beceremez; onun için her karar, hem bir hesap hem de bir vicdan meselesidir. Bu bütünlük, onu toplumda yer edinmekten alıkoyar. Sosyal ortamların gerektirdiği o yüzeysel sohbetler, onun için dayanılmaz bir sıkıntıdır. O, kendi kanaatlerini...

Özgün Aforizma

Kitaplar, zeki insanların sığınağı değildir; onların gerçek yurdudur. Kalabalıklar içinde yabancı kalan zihin, sayfalar arasında kendine bir vatan kurar ve bu vatanın sınırları, dışarıdaki dünyanın ona sunamadığı kadar geniştir.

Sokakta yürüyen insanlara bakın. Çoğu, birbirinin aynı dertlerle boğuşurken aslında aynı dilin farklı lehçelerini konuşur. Oysa derin düşünen insan, bu ortak dilin içine doğmamıştır. onun iç sesi, çoğu zaman dışarıdaki gürültüyle uyuşmaz. Bu uyumsuzluk, zamanla bir yalnızlığa dönüşür; ama bu yalnızlık, acı bir kader değil, seçilmiş bir bilinç hâlidir. Kendini dinleyebilen insan, başkalarının duymadığı frekansları yakalar. Bu yüzden kalabalıklar onu yorar; kitaplar ise dinlendirir.

Kitap okumak, bu insanlar için bir kaçış değil, bir geri dönüştür. kendine dönüş. Satırlar arasında gezinirken yalnızca yazarın düşüncelerini değil, kendi zihninin derinliklerinde sakladığı soruların yankısını bulur. Dostoyevski henüz psikoloji diye bir bilim dalı yokken insan ruhunun karanlık odalarını anlatmıştı; çünkü o, kalabalığın içinde kaybolmuş bir zihnin değil, kendi yalnızlığını gözlemleyen bir aklın sesiydi. Bu tür insanlar için her kitap, aslında bir ayna işlevi görür. Okudukça kendilerini tanır, tanıdıkça daha da derinleşirler. Bu döngü, onları dış dünyadan uzaklaştırırken aslında dünyayı daha iyi anlamalarını sağlar.

Geniş kapsamlı, her şeyi akleden bir aklın manipüle edilmesi zordur. Çünkü o akıl, kalıplara sığmaz; sloganlarla avunmaz. Toplumun dayattığı hazır düşünceler, onun için...

Özgün Aforizma

Anlaşılmak, sevilmekten daha kıymetli bir çabadır; çünkü sevgi çoğu zaman bir yanılsamayı kucaklar, anlayışsa gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmeyi gerektirir. birini sevmek, onun hakkında kurduğumuz hikâyeyi sevmektir çoğu zaman; anlamaksa o hikâyenin arkasındaki dağınık, çelişkili ve pek de hoş olmayan gerçekliği kabullenmektir. Yeni tanıştığımız insanlarla yakaladığımız o harika kimya, aslında birbirimizi anlamaktan çok, birbirimize anlattığımız masallara duyduğumuz hayranlıktan beslenir.

Oysa anlaşılmak, görülmek ister. Sevgi, kusurları örtbas edebilir; anlayışsa o kusurlarla birlikte yaşamayı öğrenmektir. Bir insanın en derin yalnızlığı, sevilmediği anlar değil, anlaşılmadığını fark ettiği anlardır. etrafımız bizi seven insanlarla dolu olabilir; ama kimse içimizdeki o karmaşık düşünceyi, o nedensiz hüznü ya da o saçma heyecanı tam olarak göremiyorsa, sevginin sıcaklığı bile üşümemize engel olamaz. Sevgi bazen bir teselli, anlayışsa bir aynadır; aynada kendimizi görmek, teselliden daha cesur bir eylemdir.

Belki de asıl mesele, ikisini birbirinden ayırmakta. Gerçek sevgi, anlamanın içinden doğduğunda kalıcı olur; anlaşılmadan sunulan sevgiyse, üzerine inşa edildiği zemin sağlam olmadığı için en ufak sarsıntıda yıkılır. İnsanı anlamaya çalışmak, onu sevmekten daha yorucu ve daha az romantik bir uğraştır; ama belki de bir insana sunabileceğimiz en büyük saygı, onu anlamak için harcadığımız emektir. Sonunda fark ederiz ki, bizi gerçekten sevenler değil, tüm çelişkilerimizle kavrayanlar yanımızda kalır.

Özgün Aforizma

Kaliteli insanın yalnızlığı bir lanet değil, hakikatin ağırlığını taşımanın doğal bedelidir. Çünkü hakikat, çoğunluğun üzerinde anlaştığı rahatlatıcı yalanlardan daha sessiz ve daha ıssız bir yerde durur.

Sıradanlığın kolektif aklı, herkese hitap eden yumuşatılmış hikâyelerle avunurken, derinlik arayan insan bu gürültüde kendi sesini duymakta zorlanır. Etrafındaki insanlar ona sevgi sunar; fakat bu sevginin kaynağında karakter zafiyeti, çıkar hesabı ya da içi boş bir adaptasyon çabası varsa, bu yakınlık onu beslemez, aksine yorar. hassas ve ilkeli bir insan, yalan söylemeyen ve iftira atmayan bir yapıya sahipse, sahte ilişkilerin labirentinde kaybolmayı reddeder; bu reddediş, dışarıdan bakıldığında kibir gibi görünse de aslında bir saflık korumasıdır.

Zeki insanlar ne çevreyi kendilerine adapte edebilir ne de ona tam anlamıyla uyum sağlayabilir; bu iki arada kalmışlık, onların en derin yalnızlık kaynağıdır. Oysa bu yalnızlık, tıpkı sanatın iç dünyanın çetrefilli kısımlarından doğması gibi, en özgün düşüncelerin mayalandığı verimli bir topraktır. Toplumun bilgeye ihtiyacı vardır; fakat bilge, öğretisini ancak algılayabilecek olanlara aktarabilir. Geri kalanlar için o, anlaşılmaz bir dehlizin ağzında dikilen yabancıdır. Kaliteli insanın asıl sınavı, bu yabancılığı kabullenip hakikati yalnız başına aramaya devam edebilmesidir; çünkü hakikat, kendisine katlanabilenlerin erdemine açılır.

Özgün Aforizma

Sevilmek, çoğu zaman anlaşılmanın önüne geçer. Oysa sevginin en derin hali, karşındakinin ruhunu görmeden beslenen bir duygu değildir; aksine, onun karanlıkta kalmış köşelerini fark ettiğinde anlam kazanır. Bir insan, sırf sevildiği için değil, tam olarak kim olduğu bilinerek sevildiğinde huzur bulur. Aksi takdirde, en yoğun sevgi bile bir yanılgıya dayanır ve zamanla içi boşalır.

İnsan, kendini anlatmanın ne kadar zor olduğunu bilir. Kelimeler çoğu zaman yetmez; duygular, düşünceler, korkular ve hayaller dilin sınırlarına takılır kalır. bu yüzden, karşımızdakinin bizi kelimelerin ötesinden anlamasını bekleriz. ama çoğu zaman bu beklenti karşılanmaz. Sevgi, bu anlaşılmazlığın üzerini örter; geçici bir teselli sunar. Oysa anlaşılmadan sevilmek, bir iskeleti sevmek gibidir: dış hatları bellidir ama içindeki canlılık, o iskeleti saran et ve kan görülmeden asla hissedilemez.

Bir de şu var: Anlaşılmadan sevilen insan, zamanla kendine yabancılaşır. çünkü sevildiği kişi, onun gerçek benliğini değil, kendi zihninde kurduğu bir imgeyi sever. Bu imgeye uyum sağlamak için kişi, kendini eğip bükmeye başlar. Ya da tam tersi, bu imgenin asla gerçekleşemeyeceğini fark eder ve sevginin kendisine değil, bir hayale yöneldiğini görür. Bu farkındalık, sevginin en acımasız yüzüdür: sevildiğini bilmek ama neden sevildiğini anlamamak. Bu çelişki, insanı yalnızlığın en derin kuyusuna iter.

belki de bu yüzden, bazı insanlar sevilmek yerine anlaşılmayı...

Özgün Aforizma

Zeki bir kadının yalnızlığı, çoğu zaman bir eksiklik olarak okunur. Oysa bu, kalabalığın içinde kendini yalnız hissetmekten daha derin bir farkındalığın sonucudur; tıpkı iyi bir kitabın, okurunun zihninde yarattığı o yoğun sessizlik gibi. Toplum, ortalama bir mutluluğu dayatırken, keskin bir zekâya sahip kadın bu dayatmanın içindeki çelişkileri görür. Bir sohbetin sığlığını, bir bakışın sahteliğini, bir ilginin çıkara dayandığını fark etmek, onu yalnızlaştırmaz; bilakis, kendi iç dünyasının zenginliğine daha sıkı sarılmasını sağlar.

bu yalnızlık, bir kaçış değil; bir seçimdir. Kalabalıklar içinde yaşanan yalnızlık, asıl kalitesizliktir. Çünkü orada ne gerçek bir bağ vardır ne de anlamlı bir paylaşım. Zeki kadın, sırf yalnız kalmamak için kendini küçültmez, düşüncelerini törpülemez. Onun için bir kitabın sayfaları arasında geçirdiği saatler, anlamsız bir muhabbetin saatlerinden daha değerlidir. Kendi zihninin derinliklerinde yaptığı yolculuklar, ona dışarıdaki birçok insanın sunamayacağı bir tatmin verir. bu yüzden, onun yalnızlığı bir kayıp değil, bir kazanımdır; kendini dinleme ve anlama sanatının en olgun meyvesidir.

Bazıları bu durumu kibirle karıştırır. Oysa mesele, kimseyi küçümsemek değil; sıradanlığın içinde boğulmamaktır. Zeki bir kadının seçimi, çoğu zaman yanlış anlaşılır; ama o, kendi dünyasında sakince yaşamanın en doğrusu olduğunu bilir. Çünkü gerçek bir bağ kurulamayacaksa, yalnızlık en dürüst dosttur.