Benimde en sevdiğim filmlerden biri olan "The Piyanist" hakkında son zamanlarda çok fazla yahudi propagandası yorumu aldım. İzleyicilerin ilk başta filme karşı ön yargılı davranması ve batı ürünü diye nitelendirmesi gayet normal. Kendim böyle olduğuna inanmıyorum ve bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum. Bu film 2. Dünya savaşındaki çaresiz bir piyanistin hikayesini anlatır. Bu film tamamen bir hayal ürünü değil, gerçekten de zamanında Polonya'nın ileri gelen piyanistlerinden olan Wladyslaw'ın hikayesinden alıntıdır. İşte bu hikayenin aslında gerçekten yaşanmış ve bir propaganda olmadığını gösteriyor.
Düşün ki lahmacun yemekten haz alıyorsun. Tadı hoşuna gidiyor. Ancak bunu sonsuza kadar yapamayacaksın. Bir gün öldüğünde o tüm yaşadığın zevkler yok olucak. Lahmacunu yediğin an önemlidir yalnızca. Zevkler anlıktır ve anlık yaşayacaksın. An bittiğinde zevkte biticek. İnsan doğası gereği sonsuza kadar durmaksızın bir zevki yaşayamaz. Koşmak senin için bir zevkse yorulduğun an duracaksın. Bitecek. Anı yaşayın gençler. Yok olacağız çünkü. Senin yaşadığın zevk yalnızca senindir. Ben senin o an yaşadığın hazzı yaşayamam. Kısacası zevkler anlamsızdır. Zaten anlamı olan ne bıraktınız ki ?
Cinsel birleşmenin sinirbilimsel boyutuna dair bazı tezlerimden bahsetmek istiyorum. Cinsel kavramlar biraz çok kullanılacaktır lakin bu kavramlar cinselliği laçkalaştırmak için değil, bilimin henüz keşfedemediği nörobiyolojik durumlara ve olaylara ilişkin kendi tezimi ortaya koymaktır.
Öncelikle sinirbilimde beyin dediğimiz yapının halen daha keşfedilmemiş hayli bölümü bulunmaktadır. Prefrontal korteks, amigdala, limbik sistem, nörotransmitterler, hormonlar vs. açıklanmış olsa da halen daha gizemini koruyan iki örnek vermem gerekirse; yüzyıllardır üçüncü göz denilen epifiz bezi ve bilincin nasıl olduğu halen daha açıklanamamaktadır.
Benim sinirbilimin ve psikoloji alanının; cinsellik ve namus ile ilişkili taraflarına dair tezimi anlatacağım.
Herkesin bildiği üzere kadınlarda vajina, boşaltım sistemi ile ilgilidir. Bunun yanı sıra cinsel ilişkinin yaşandığı ana noktadır ve insan canlılığının sürmesi için doğurganlığın son aşamasıdır. Çünkü döllenmiş yumurta 8-9-10 ay sonra bebeği vajina sayesinde dünyaya getirmektedir.
Benim, bilimin henüz fark edemediği noktayla ilgili tezim ise, vajinanın etrafına enerji ve his yaymasıdır. Yani vajina, bir kızın ergenliğe girmesiyle (daha küçük yaşlarda da bu aktif halde olabilir) etrafına enerji ve his yayar.
Erkeklerde ise bu penis bölgesinde gerçekleşmektedir. Ayrıca erkekler arzu ve şehvet hislerini çoğunlukla vücudunun çeşitli bölgelerinde hissederken, bunun kaynağı penistir. İki karşı cins cinsel ilişkiye girdikleri sırada kadının vajinasından ve erkeğin penisinden yayılan his ve enerji, birbirleri ile buluşur, tepkimeye...
Kitap okumak insanı daha zeki yapmadığı, kitap okuyan herkesin zeki olmadığı ve her zeki insanın kitap okumadığı gibi, kitap okumamak da insanı cahil yapmaz.
Düşünmek, merak etmek, sorgulamak, şüphe duymak, yorumlamak, değerlendirme yapmak, tespit yapmak, analiz etmek, çıkarımlarda bulunmak, düşünce ve fikir üretmek, hayal kurmak gibi her şey; duygusal, düşünsel ve zihinsel keşif ile doğruya ve gerçeğe ulaşmak için erdemli ve anlamlı olan, cehaleti kökünden söküp atan unsurlardır.
Ve bunlar insanı kitaplardan daha tepe bir noktaya çıkarır; çünkü bunlar bizimdir, bize aittir. Oysa kitaplar, başkalarının düşüncelerini beyne tıka basa doldurmaktan farksızdır. İnsan kendi aklının ekmeğini yiyorsa cahil değildir. Kitap insanı entelektüel yapabilir ancak bu, bilgi hamallığından ve malumatfuruşluktan başka bir şey değildir.
Düşünün. İyiye, doğruya ve güzele başkalarının kanaat ve takdiriyle değil, kendi düşüncelerinizle ulaşın. Başkalarının peşinden gitmek yerine kendi yolunuzdan ilerleyin.
Kitap okumak insanı daha zeki yapmadığı, kitap okuyan herkesin zeki olmadığı ve her zeki insanın kitap okumadığı gibi, kitap okumamak da insanı cahil yapmaz.
Düşünmek, merak etmek, sorgulamak, şüphe duymak, yorumlamak, değerlendirme yapmak, tespit yapmak, analiz etmek, çıkarımlarda bulunmak, düşünce ve fikir üretmek, hayal kurmak gibi her şey; duygusal, düşünsel ve zihinsel keşif ile doğruya ve gerçeğe ulaşmak için erdemli ve anlamlı olan, cehaleti kökünden söküp atan unsurlardır.
Ve bunlar insanı kitaplardan daha tepe bir noktaya çıkarır; çünkü bunlar bizimdir, bize aittir. Oysa kitaplar, başkalarının düşüncelerini beyne tıka basa doldurmaktan farksızdır. İnsan kendi aklının ekmeğini yiyorsa cahil değildir. Kitap insanı entelektüel yapabilir ancak bu, bilgi hamallığından ve malumatfuruşluktan başka bir şey değildir.
Düşünün. İyiye, doğruya ve güzele başkalarının kanaat ve takdiriyle değil, kendi düşüncelerinizle ulaşın. Başkalarının peşinden gitmek yerine kendi yolunuzdan ilerleyin.
Para boş muhabbettir; boş insanların boş bir uğraşı, kalitesiz insan göstergesidir. Paranın boş bir şey olduğuna dair benimle aynı düşünceyi taşıyan tek insan, zamanında yarışma programlarına çıkarak birçok insanı trollerken tanıdığımız Korcan Cinemre. Bir videosunda paranın boş muhabbet olduğunu söylemişti.
Para için yaşamak; parayı arkadaşlıkta, sevgililikte, evlilikte ya da herhangi bir yerde ve konuda kriter hâline getirmek, para hırsı beslemek, paraya değer vermek, zenginlere sırf parası var diye saygı duymak, çok para için çalışmak ve zenginlik hayali kurmak çok yanlıştır; boş insanların hareketleridir. İnsan kendi parasını kazanmalı; hayatını idame ettirecek, bir miktar eğlenebilecek, istediği basit ya da ortalama şeyleri alabilecek kadar para kazanmalıdır. Fakat parayı hayatının merkezi hâline getirmemelidir. Para kazanmanın peşine düşmek, sürekli "Nasıl daha çok para kazanırım?" diye düşünüp kafada kurmak doğru değildir.
Ancak hayat insana daha çok para kazanma ihtimali sunduğunda, insan bunu değerlendirmelidir. Örneğin yeni bir iş yeri açıp ticaret yapıyorsunuz. Bu iş size hayatınızı idame ettirecek kadar para kazandırıyor, bir miktar eğlenmenize de olanak sağlıyor (eğlenmeyi de hayatı idame ettirmeye dâhil ediyorum). Bu iş yerinden "Daha çok nasıl para kazanırım?"ın peşinden gitmek, bunun için zaman harcamak ve sürekli iş düşünmek yanlıştır. Para kazanmak ve daha çoğunu elde etmek şöyle olmalıdır: Aradan birkaç yıl geçer, iyi...
Evet, bu doğru. Zeki insanlar sistemdeki sorunları ve yanlışları kolayca tespit edebildikleri için sistemin içine dâhil olmak istemeyebilirler. İnsanların noksanlıklarını fark ederler ve o insanlardan uzak durmak isteyebilirler. Uzaktan güzel ve iyi görünen bir insanın ruhunu çirkin bulabilirler. Bu ve benzeri şeyleri zeki insan fark eder ve uzak durur. Ayrıca zeki insanların takıntıları vardır, çevrelerindeki insanlarla iyi anlaşamazlar. O sebepten, insanlara uyum sağlamakta zorlandıkları için genel olarak yalnızlığı tercih ederler.
Aslında gerçekten zeki insanlar, herkesin sevebileceği türden insanlardır; ancak ülkemizde bir hayli kıskanç, sorunlu, aşağılık kompleksine sahip, ahlaki ve manevi olarak çirkin, aptal insanlar olduğu için herkes tarafından sevilmezler. Dahası, zeki insanlar genel olarak da pek sevilmezler. Ortalamanın onları anlaması zordur. Ortalama insan, bir anlamda zeki insanın sahip olduğu yüksek ahlak anlayışına (çünkü ahlak, zekânın ön koşuludur) ve kapasitesine erişemediği için onu sevmez.
Ayrıca zeki insan, pek arkadaşlık kurabilme veya arkadaş canlısı olma yeteneğine sahip değildir. "Arkadaş canlısı olmak ahmaklara özgü bir davranıştır," demek acımasızca bir yaklaşım olur ancak genelde zeki insanlar arkadaş canlısı olmazlar. Fakat ben şunu düşünüyorum: Aslında "ortalama" denilen zekâ seviyesi de çok düşük. Yani ortalama zekâ seviyesi, ileri zekâ seviyesi civarında olmalı.
Aşkın metafiziğinin yazıldığı iki film var: Birincisi Léon: The Professional, diğeri A Beautiful Mind.
Bu iki film aşkı ve devamında aşkın doğurduğu sevgiyi nedensellik üzerine kurgulamaz. Bu filmlerin piyasaya çıkış döneminde ve özellikle de günümüz aşk ve aşkın yavaşça meydana getirdiği sevgiden bağımsız bir duygu durumunu yansıtır.
Léon, neredeyse hiçbir şey hissetmeyen, sadece işini yapan, ancak işini filmin dünyasında en iyi yapan, profesyonel bir suikastçıdır. Evine girerken bir iki kere gördüğü Mathilda'ya karşı tepkisiz kalır çoğunlukla. Mathilda'nın ailesinin yok edildiği sahnenin sonunda Léon'un, Mathilda'nın yüzüne açtığı kapı, filmin geri kalanına dair bir şimşek çakar. Çünkü zaten aşk da insanların yüzüne açılmış bir ışık gibidir ki bu sahne de ışık oldukça güzel kullanılmıştır.
Léon'daki aşk kavramı, bir kız çocuğunun kendisinden onlarca yaş büyük bir adama bir şeyler hissetmesiyle; neredeyse hiçbir şey hissetmeyen adamın kıza karşı korumacı davranmasıyla şekillenir. Kendi kurallarını çiğneyip Mathilda'ya çok şey öğretir. Silah kullanmayı, ateş etmeyi, dürbüne bakmayı, saklanmayı vs... Burada olan şey şudur: Mathilda, Léon'u bir dev olarak görmektedir. Çünkü kendisi küçücük, ufacık bir şeydir. Yaşı da 13 ya da 14 civarlarındadır. Bazı kesimler bu filmin pedofiliyle ilgili olduğunu söylese de bu, sığ ve yüzeysel bir bakış açısından başka bir şey değildir. Mathilda'nın aşkı, o yaşlarda akranlarıyla...
İnternet dünyasındaki her türlü videoyu arka planda, başka uygulamalarda takılırken ya da telefonun tuş kilidi kapalıyken de izletebilen bir uygulama. Bunun dışında hiçbir reklam görmüyorsunuz, ne bilgisayarda ne de telefonda. Bütün şifreleri tek bir anahtar kelimeyle bilgisayarda, tablette, telefonda kullanabiliyorsunuz. Birbirine senkronize oluyorlar. İnternetin hiçbir yerinde bir tane bile reklam göstermiyor.
Bazı sitelerde reklamsız üyelik satın alacağıma bunu kullanarak 0 lira ile yine reklamsız kullanıyorum. Kendi paralı VPN'i de var, bilgisayarda gizli sekmeyi Tor'la da açabiliyorsunuz, kendi yapay zekası da entegre durumda.
Yaklaşık 5 yıldır kullanıyorum ve memnunum. Chrome altyapısını kullansa da Chrome'un yerine tercih ediyorum.
6 kere yatmış olduğum psikiyatri servisinden notlar:
Bir tanesinde benim yaşlarımda bir kadın vardı. Eşi Romanmış, kadın hamile kaldıktan sonra kadını karnından bıçaklamış. Sonra düşük yapmış.
Gece saat 11-12 civarlarında, herkes uyurken o geceleri ağlıyordu. Bir gün bunun açıklamasını şöyle yaptı:
"Bebeğim beni çağırıyor."
Bebeğini eline alamadan, onu sevemeden, onu öpemeden, onu koklayamadan kaybetti. Aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen bebeğine duyduğu özlemi ve hasreti gözyaşlarıyla belli ediyordu.
Bir tanesinde bir teyzemiz vardı, hasta mıydı refakatçi miydi tam hatırlamıyorum, televizyona çıktı. Ülkenin çok popüler süpermarketlerinden birine girip dans etmiş hastaneye gelmeden önce, oynamış. Kameraya yakalanmış, sonra görevliler bunu haber ajanslarına vermişler. Bize "Televizyona çıkmışım" demişti. Biz de çok amaçlı salonda TV'ye bakarken haberde gördük, aynı o teyze. Hoşuma gitmişti bu durum.
Bir keresinde de oğlunun refakatçiliğini yapan bir abla vardı, her gün sohbet ederdik. Bir gün bana gelip dedi ki: "Sen insanların aynasısın" ve "Senin değerli bir yalnızlığın var." İnsanların aynası olduğumu biliyordum; ancak yalnızlığımın değerli olduğunu daha sonraları, düşünerek fark ettim. O abla nasıl fark etti bunu 1,5 haftada bilmiyorum.
İlk yatışımı zaten unutamıyorum. İki hafta içinde taburcu olmuştum. Doktorların uyguladığı tedavi iyi gelmişti. Bunun dışında ilk yatışımdan taburcu olduğum zamana dek o kadar çok gönül inşa ettim ki....
Hallac-ı Mansur, "Enel Hakk" diyerek çevresindeki topluluk tarafından, Allah'a şirk koştuğu düşünülerek infaz edildi. Enel Hakk'ın Türkçesi "Ben Hakk'ım", yani "Ben yaratıcıyım" idi. Ancak bu sözün hikmeti göründüğünden çok daha derin manalar içermekteydi.
Hallac-ı Mansur'un bu sözü söylemesindeki sebep, yaratıcı olduğunu iddia etmek değildi. Bunun anlamı, "Ben diye bir şey yok, ben Allah'ın bir tezahürüyüm; bende güzel bir şey görüyorsanız bu Allah'ın tezahürüdür, ben bir hiçim, ben yokum, Allah var, yani ben Allah'ım" demek istemişti. Bu, kendini aşmış olan Allah dostlarının söyleyebileceği türden, anlamı olan bir cümleydi.
Onun söylemek istediği şey, Hakk'ın dünyada, evrende, doğada, bir ağaçta, bir insan kalbinde, her yerde olduğuydu. Ve bütün bu evrendeki her şey O'nun göstergesiydi. İnsanlar da Allah'ın bir parçasıydı; çünkü Allah insanı kendi suretinden üfleyerek yaratmıştır. Hallac-ı Mansur "Enel Hakk" derken bunu kastetmiştir.
Çekmiş olduğum acılarla içime yöneldiğimde, bu sözün anlamını anlamış oldum. Yıllar önce biri bana bunları anlatsa oradan uzaklaşırdım. Ancak yaptığım içsel keşiflerin ardından şimdi size şunu gönül rahatlığıyla diyebilirim ki "Enel Hakk'ı" anlayabilecek insanlar dünya üzerinde çok az.
Kendisine saygısı olmayan insan, başkalarını manipüle etmeye çalışır. Alt tabaka olanlar, kolay manipüle edilebilenler değil, manipüle etmeye çalışanlardır.
Doğru bir zihin yapısına sahipseniz manipüle edilemezsiniz. Düşünmeyi seven ve her şeye dair düşünen bir insansanız manipüle edilemezsiniz. Sorgulamak yaşamınızın doğal bir parçası ise manipüle edilemezsiniz. Kronik şüpheciyseniz, şüpheleriniz bitmek bilmiyorsa manipüle edilemezsiniz.
Okumak manipüle olmayı engellemez. Manipüle edilmemek için yaşamı doğru okumak gerekir.
Saf olmak manipüle edilmeye açık olmak değildir. Saf olmak insanın kötülüğe yeteneğinin olmamasıyla ilgilidir. Karşıdaki insana kötülüğü yakıştıramamakla ilgilidir. Hem saf hem de zeki olmak mümkündür.
Salt zeka manipülasyonu ortadan kaldırmaz, ancak üst düzey bir akıl manipüle edilmenin önüne geçebilir. Aklı doğru kullanmak önemlidir. Geniş kapsamlı, her şeyi akleden bir aklın manipüle edilmesi zordur.
Manipüle olmak, bireyin elinde değildir bazen. Sinir sisteminiz var, hisleriniz var, psikolojiniz var. Bunlar değişkenlik gösterir ve bazen öyle bir anda karşınıza biri çıkar ki her şey tepetaklak olur ve manipüle oluverirsiniz.
Manipüle olmamak için bol bol düşünmeye özen gösterin.
Bazı insanlar doğuştan yalnızdır. çevrelerinde insan vardır ama onlarla anlaşamazlar, aynı dili konuşamazlar, senkronize olamazlar. Farklı olmanın bedelini doğuştan yalnızlıkla ödemişlerdir. Bilinç ve farkındalık seviyeleri yüksektir. Toplumun sahip olduğu ahlak anlayışının (ya da ahlaksızlığın) çok üzerinde bir ahlak anlayışına sahiptir. İncedir, hassastır, duyarlıdır. Ve kaçınılmaz olarak insanlarla anlaşamayıp acı çeker. Bu da yalnızlıktır. Ve bu insanları toplumun çok ama çok az bir kısmı anlayabilir. Anlaşılmak az bulunur böyle insanlar için. O yüzden anlaşılmayı seçerler. Herkes sevilebilir, ama herkes gerçekten anlaşılmaz.
Fikrimce üç film içinde en iyi oyunculuğu yapan Marlon Brando.
En iyi oyunculuğun sergilendiği sahne ise Don Vito Corleone'nin düğünde odasına gelen levazımatçının Vito'nun kulağına eğilip bir şeyler söyledikten sonra, Vito'nun sol el parmağını yüzüne yakın tutması ve o sırada Vito Corleone'nin gözlerinin levazımatçıyı takip etmesiyle levazımatçının nerede durduğunu, kamera levazımatçıyı göstermeden de anlıyor oluşumuz; üçlemenin en iyi oyunculuğuydu.
Al Pacino ilk filmde muazzam oyunculuk yapmış. İkinci filmde ise Robert De Niro da bu oyuncular arasında hiç sırıtmamış. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: Biri Robert De Niro, diğeri Al Pacino olmak üzere sinema tarihinin en iyi iki oyuncusunun buluştuğu dört filmden en iyisi: The Godfather Part II.
Özellikle The Godfather'ın ilk filmini, sadece sinemanın en iyisi olarak değil, aynı zamanda bütün sanat dalları içerisinde en tepelere yerleştiririm. Bunun edebiyat versiyonu ise Karamazov Kardeşler. Her ikisi de aşmış iki sanatsal yapıttır ve bunların üzerine çıkmak inanılmaz zordur.
Kendim 12-13 yıldır kısa filmler çeken bir yönetmen olarak, kendi sanatıma en yakın film, The Godfather'ın ilk filmidir.
İkinci film teknik açıdan birinci filmden daha iyi olsa da, birinci film sanatsal anlamda üzerine çıkılmasının bir hayli zor olduğu bir filmdir.
Eğer üçüncü film, tıpkı birinci ve ikinci film arasındaki gibi, iki yıl süreyle piyasaya...
Fikrimce üç film içinde en iyi oyunculuğu yapan Marlon Brando.
En iyi oyunculuğun sergilendiği sahne ise Don Vito Corleone'nin düğünde odasına gelen levazımatçının Vito'nun kulağına eğilip bir şeyler söyledikten sonra, Vito'nun sol el parmağını yüzüne yakın tutması ve o sırada Vito Corleone'nin gözlerinin levazımatçıyı takip etmesiyle levazımatçının nerede durduğunu, kamera levazımatçıyı göstermeden de anlıyor oluşumuz; üçlemenin en iyi oyunculuğuydu.
Al Pacino ilk filmde muazzam oyunculuk yapmış. İkinci filmde ise Robert De Niro da bu oyuncular arasında hiç sırıtmamış. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: Biri Robert De Niro, diğeri Al Pacino olmak üzere sinema tarihinin en iyi iki oyuncusunun buluştuğu dört filmden en iyisi: The Godfather Part II.
Özellikle The Godfather'ın ilk filmini, sadece sinemanın en iyisi olarak değil, aynı zamanda bütün sanat dalları içerisinde en tepelere yerleştiririm. Bunun edebiyat versiyonu ise Karamazov Kardeşler. Her ikisi de aşmış iki sanatsal yapıttır ve bunların üzerine çıkmak inanılmaz zordur.
Kendim 12-13 yıldır kısa filmler çeken bir yönetmen olarak, kendi sanatıma en yakın film, The Godfather'ın ilk filmidir.
İkinci film teknik açıdan birinci filmden daha iyi olsa da, birinci film sanatsal anlamda üzerine çıkılmasının bir hayli zor olduğu bir filmdir.
Eğer üçüncü film, tıpkı birinci ve ikinci film arasındaki gibi, iki yıl süreyle piyasaya...
Televizyon, genellikle eğlence üzerine diziler üretir. Bir sinema filmi gibi felsefi ve estetiksel kaygı gütmez. İzleyiciyi televizyona bağlayıp mümkün olan en yüksek reytingi almak için uğraşır. İşte bir tutam aksiyon, bir tutam macera, bir tutam komedi, bir tutam aşk serpiştirilir üzerlerine. Prison Break, Lost, Supernatural, The Walking Dead, Fringe, The Vampire Diaries, Teen Wolf ve benzeri diziler alışılageldik, hormonlara hitap eden, her yaştan insanın izleyebileceği, herkese hitap eden tipik televizyon dizileridir. Bu diziler seyirciyi sadece eğlendirmek için üretilir. Yani entelektüel bir katkı gözetilmez.
The Wire ise alışılmışın dışında, televizyon formatının çok daha ötesinde bir dizidir. Bu yüzden de yayınlandığı zamanlarda çok düşük bir izleyici kitlesi yakalamıştır ve neredeyse hiçbir ödül kazanamamıştır; çünkü televizyon için aykırı bir diziydi The Wire. Bir miktar yüksek kültür dizisiydi.
Dekalog da alışıldık TV formatına aykırı bir dizidir. Stanley Kubrick'in övgüyle bahsettiği Dekalog, daha önce sinema filmleri de çekmiş olan (özellikle Üç Renk üçlemesi) Kieślowski'nin yapıtıdır. Dekalog, televizyon dizilerine özgü sığlığı içinde barındırmayan, çok az barındıran ya da en az barındıran dizidir.
Chernobyl, The Sopranos, Oz, The Shield, True Detective gibi diziler de alışıldık televizyon formatının dışında yapıtlardır.
Dünyanın en güvenilir, en doğru, en şerefli, en ahlaklı, en cesur, en yiğit, en yardımsever; güncel olarak sahada en tecrübeli, son 50 yıldan fazladır en çok sıcak çatışmaya girmiş, en etkin, en dürüst, türkiye'nin en profesyonel bir kaç kurumundan biridir ve hatta en profesyonelidir.
Türkiye'de halkın en sevdiği, askerdir, en çok ona üzülür, en ona yanar, en çok ona ağlar, en çok onu sever. Bir anne, baba, kardeş, abi, abla o askere gidince hüzünlenir.
Arkasından göz yaşı dökülendir türk askeri. En zor zamanda yardıma gelen, halkın sadece maddi değil, manevi olarak da yanında olandır.
Bir hayli zordur. Bir oyuna Türkçe yama yapmak, bir diziye ya da filme altyazı yapmakla aynı şey değildir. Örneğin The Witcher 3 gibi bir oyuna Türkçe yama yapmak için, öncelikle oyunun dosyalarını açabilecek bilgisayar programcısına ihtiyaç vardır. Bazı dosyalar birkaç saat içinde, bazıları birkaç hafta içinde açılabilir. Diyelim ki dosyalar açıldı; oyunu çevirecek ekibin o oyunu başından sonuna kadar, her bir ana görevi, yan görevi tamamlamış, her NPC ile konuşmuş, gidilmemiş yer bırakmamış olması; oyuna yüzlerce saat harcamış olması gerekir. Oyunun ruhunu anlayamadan o oyunu Türkçe'ye çeviremezsin. Sonra The Witcher 3 gibi bir oyunu her çevirmen de çeviremez; çünkü bu oyun ileri düzeyde İngilizce gerektirir. Terimlere hâkim olmayı gerektirir. The Witcher 3 ya da Skyrim'i çevirirken çeviri ekibinin birbiriyle koordine halinde olması da gerekir. Çeviri bittikten sonra ekipten birkaç kişi (onlara test ekibi diyoruz), oyunu %100'e yakın olacak şekilde, bütün ana görevleri ve yan görevleriyle bitirmesi, bitirirken de çevirilere adapte olup yakaladığı hataları kenara not etmesi gerekir.
Türkçe yamayı planlanan günde yayınlamalısınız. Yoksa çeviri planlanan günde çıkmamışsa kitleniz size küfür ve hakaret bile edecektir; çünkü oyuncu kitlesinin en az yarısı, dünya genelinde leştir.
Bazen çevirmen meşgul oluyor, kendi hayatıyla ilgilenmesi gerekiyor, süre uzuyor. Ve bir oyunu ekipçe çevirmek, oyunun her...
Yaklaşık 12 yıldır dizi izliyorum ve bir dönem her günümü dizilerle birlikte geçirdim. Burada dizi bilgisi en yüksek insanlardan biriyim.
Her televizyon dizisinin belli bir kalitesi vardır. Subjektif zevklerimiz olduğu gibi objektif olarak bakıldığında bir dizi ile ilgili ortada kolektif bir kaliteden söz edebiliriz. Bir dizinin kalitesinden söz etmek, onu yorumlamak için de objektif olup ayrım yapmamak gerekmektedir. İnsanlara kalite aşılamak, kötü diziler izlemelerini engellemek, bilinç oluşturmak için, izlenmemesi gereken kötü dizileri ve onların yerine izlenmesi gereken kaliteli, iyi dizileri yazacağım.
İlk olarak izlenmemesi gereken kötü dizilerden bahsedelim:
1) Teen Wolf: Sadece ergenlerin sevebileceği, alt tabaka, vampirli kurt adamlı ergen dizisi. Bu diziyi izleyenlerin yaş ortalaması 13-19'dur.
2) The Vampire Diaries: Teen Wolf'a nispeten daha izlenesi bir dizi olsa da Teen Wolf gibi sadece hormonlara hitap eden kötü ve kalitesiz bir vampir dizisi.
3) Supernatural: Gerçek dışı olayların yaşandığı, herhangi bir kalite unsuru barındırmayan Supernatural, izlenmemesi gereken kötü bir dizi.
4) The Walking Dead: Bu da sadece hormonlara hitap eden, ilk sezondan sonra bozmuş bir zombi dizisidir. Bu diziyi 4. sezona kadar zorla izledim. Çok sıkıcı bir hal almaya başladığı için bıraktım. Bu benim izlediğim ilk yabancı diziydi ve en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyordum. Şimdi en kötü dizilerden biri...
Keşfetmenin, hakikate ulaşmanın, gerçeği bulmanın, doğruyu anlamanın, iyiyi ve güzeli özümsemenin en iyi yolu düşünmektir. İnsanlığın ilk ortaya çıktığı devirlerde insanlar önce avlanmış, ardından yemeğini yemiş, sonra kadınıyla ilişkiye girmiş ve ardından gökyüzüne bakarak, kendi kendine, kendi çabası yettiği kadar düşünmeye çalışmıştır. "Ben kimim, burası (dünya) ne kadar büyük, şu görünen ışıklar (yıldız) da neyin nesi, mağaramı bile aydınlatan o yuvarlak şeyde (ay) ne var?" gibi sorular sormuşlardır; çünkü insan her zaman merak etmiştir ve bu merakını giderebileceği alanlar oluşturmaya çalışmıştır. Hayatta kaldıktan, yiyecek bulduktan, hem kendileriyle koordineli olarak iş birliği yapabilecek hem cinsel ilişkiye girebilecek hem de üreyebilecek kadınlar bulduktan, barınabilecekleri bir yer edindikten, kendisinin ve ailesinin güvencesini sağladıktan, yani temel şeylere sahip olduktan sonra, zamanın insanlarının hayatta deneyimleyebileceği şeyler düşük olduğundan; bolca düşünme, sorgulama, hayal kurma, merak etme, şüphe duyma gibi insana özgü şeylerle meşgul olmuşlardır.
Şimdi de durum aynı. Halen daha hakikate ulaşmanın, gerçeği bulmanın, doğruyu anlamanın, iyiyi ve güzeli özümsemenin en iyi yolu düşünmektir. Düşünmek insanın özgün ve orijinal düşünce ve fikirler üretmesine; analiz, çıkarım ve tespitler yapmasına olanak sağlar. Düşünmek diye bir özelliğimiz olmasaydı hiçbir kitap yazılamaz, yazı icat edilmez; bilim, sanat ve felsefe de olmazdı.
The Wire, The Sopranos, Oz gerçekten çok iyi; en iyi 5 dizi listemde üç sırayı işgal eden kaliteli diziler. Bu üç diziyi izledikten sonra diğer diziler iyi diziler de olsa seyirciye yavan gelecektir. Dizi bilgim bir hayli yüksek olduğu için bu üç diziyi izlemiş insanların beğenebileceği 10'a yakın dizi var. Bu diziler kategorilerinde en iyi dizilerdir.
Breaking Bad
Muhtemelen izlediğiniz bir dizi fakat bu üç dizinin kalitesine en yakın dizi Breaking Bad. Muhteşem bir sanatsallık örneği. Adını vermeden geçemezdim. En iyi 5 listemde. Televizyonda çok yeni teknikler sunan Breaking Bad; bireysel psikolojiyi inceleyen, karakter analizinin belki de en iyi yapıldığı dizi. Bir Tony Soprano kadar iyi işlenmiş karakter var karşımızda: Walter White.
Six Feet Under
Ölüm ile ilgili daha iyi bir dizi izlediğinizi düşünmüyorum. Hayat, ölüm ve aforizmalar. Six Feet Under, içerisinde kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz, kendinizi yakın hissedeceğiniz duygusal bir dizi. Çok iyi aforizmaları var. En iyi 5 dizi listemde kendine yer bulan bir dizi Six Feet Under.
Dekalog
Daha dramatik bir dizi izlemedim. Dizi kalbinizi zamanla acı ile doldurarak esir alıyor. Varoluş kaygısına sürüklüyor. Dizi hayatın anlamını arıyor ve izleyiciye acı veriyor. İlk 5'e giremese de Dekalog listemde 6. sırada.
Bilgeler; tıpkı düşünürler ve dahiler gibi insan soyunun yükselmesine, medeniyetin daha üst bir çıtaya ulaşmasına, akademinin dünya çapında gelişmesine, insanın pratik hayatının kolaylaşmasına öncü olurlar. Bir bilge, sürekli düşünce halindedir. Düşüncelerini bıkıp usanmadan bir anlama bular ve onu öğrencilerine aşılar. Bir bilgenin ne kadar az öğrencisi varsa, o bilge o kadar değerlidir. Bilgeler iyiye, doğruya, güzele, gerçeğe kendi kafalarında uzun uzadıya düşünce seansları gerçekleştirerek, hayal kurarak, kendi içinde deneyimler yaşayarak ulaşır. Okumuşlar ise bilgiyi ezbere dayanan kitaplardan, tıpkı Arthur Schopenhauer'ın dediği gibi, "sırrına vakıf olamadığımız bir robota benzeyerek" elde eder. Bilgi ile fikir yakından ilişkilidir. Fikirler bir bilgi verecektir. Ve en büyük bilgeler; insana, yaşama, hayata, doğaya, evrene, dünyaya dair bilgileri durmaksızın bir gözlem halinde yaşayarak kendi kafalarında meydana getirirler. Oysa okumuş; kitapların içindeki, kendi zihnine son derece yabancı olan düşünce, fikir, analiz, çıkarım ve tespitleri yine kendi zihnine zorla, tıka basa doldurmaya çalışır.
Okumuşlar bilgiyi başka bir dünyadan almışçasına yabancı kalırlar o bilgilere. Oysa bilgeler, kendi akıllarının ekmeğini yerler. Düşünmeye, sorgulamaya, şüphe duymaya ve merak etmeye programlı bir vaziyette, her şeye dair büyük teamüller geliştirirler. Ve onların öğrencileri de son derece şanslı olanlardır; çünkü gerçek bir bilge, öğrencisinin bir doğruyu ya da gerçeği ne zaman, nasıl, neden, ne şekilde...
The Wire, The Sopranos, Oz gerçekten çok iyi; en iyi 5 dizi listemde üç sırayı işgal eden kaliteli diziler. Bu üç diziyi izledikten sonra diğer diziler iyi diziler de olsa seyirciye yavan gelecektir. Dizi bilgim bir hayli yüksek olduğu için bu üç diziyi izlemiş insanların beğenebileceği 10'a yakın dizi var. Bu diziler kategorilerinde en iyi dizilerdir.
Breaking Bad
Muhtemelen izlediğiniz bir dizi fakat bu üç dizinin kalitesine en yakın dizi Breaking Bad. Muhteşem bir sanatsallık örneği. Adını vermeden geçemezdim. En iyi 5 listemde. Televizyonda çok yeni teknikler sunan Breaking Bad; bireysel psikolojiyi inceleyen, karakter analizinin belki de en iyi yapıldığı dizi. Bir Tony Soprano kadar iyi işlenmiş karakter var karşımızda: Walter White.
Six Feet Under
Ölüm ile ilgili daha iyi bir dizi izlediğinizi düşünmüyorum. Hayat, ölüm ve aforizmalar. Six Feet Under, içerisinde kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz, kendinizi yakın hissedeceğiniz duygusal bir dizi. Çok iyi aforizmaları var. En iyi 5 dizi listemde kendine yer bulan bir dizi Six Feet Under.
Dekalog
Daha dramatik bir dizi izlemedim. Dizi kalbinizi zamanla acı ile doldurarak esir alıyor. Varoluş kaygısına sürüklüyor. Dizi hayatın anlamını arıyor ve izleyiciye acı veriyor. İlk 5'e giremese de Dekalog listemde 6. sırada.
Dizilere ilgim on yılı aşmış durumda. Breaking Bad, The Wire, Oz, Dekalog, Chernobyl gibi en iyi dizileri (Sherlock, True Detective ve Black Mirror gibi dizileri de izledim) izlemiş biriyim. 2013'te Breaking Bad'in son sezonunu haftalık takip ettim. Poirot diye eski bir dizi var, Türkçe internette az bilgi var; çoğunuz o diziden haberdar değil ama ben biliyorum. 2013 yapımı, 1 sezon süren ortalama bir İngiliz dizisi Dates, yine Türkçe internette dizi ile ilgili az bilgi var, hatta belki internette diziyi bulamazsınız bile, ben o diziyi bile izledim. Seinfeld'leri, The Office'leri, Firefly'ları, Battlestar Galactica'ları, Game of Thrones'ları, The Shield'leri, hepsini biliyorum. Boardwalk Empire gibi bir dizinin The Wire, The Sopranos ve Oz'dan kalan boşluğu doldurabilecek en iyi dizi olduğunu biliyorum. Seinfeld'in The Office ile birlikte en iyi komedi dizisi kategorisini paylaştığını, ancak Seinfeld'in az bir farkla daha iyi olduğunu biliyorum. Üstelik hakim olduğum alan sadece Amerikan ve İngiliz dizileriyle sınırlı değil. Biri Danimarka olmak üzere iki Avrupa dizisi olan The Killing ve Bron/Broen'i de biliyorum.
How I Met Your Mother'ın Friends'in çakması olduğundan, Prison Break'in ilk sezonunun aksiyon severleri tatmin edecek düzeyde olduğundan lakin 1. sezondan sonra bozduğundan, The Walking Dead'in muhteşem bir ilk sezona sahip olmasının ardından sezonlar ilerledikçe bozmasından (çünkü...
Bazı eserler, oyunlar, filmler, kitaplar, diziler vardır. İzlediğinizde, okuduğunuzda, oynadığınızda size başka hiçbir eserin hissettirmediği şeyler hissettirirler. Çok gülersiniz bir komedi filmine, sizi o kadar güldüren bir film olmamıştır. Çok ağlarsınız bir dizinin final bölümüne, hiçbir dizi sizi o kadar ağlatmamıştır. Çok seversiniz bir kitabı, daha önce hiçbir kitabı o kadar çok sevmemişsinizdir. Çok üzülürsünüz bir oyunda ölen karaktere, daha önce hiçbir oyun sizi o kadar üzmemiştir.
İşte Schindler's List, bana daha önce herhangi bir film/dizi/oyun/kitapta hissetmediğim şeyler hissettiren nadir filmlerden biridir. Çok üzüldüğüm eserler oldu, fakat ben hiçbir esere Schindler's List'e üzüldüğüm kadar üzülemedim. Bu film beni buhrana sokan tek film. İzledikten sonra kendime gelmek için bana Seinfeld izlettiren tek film. Beni ağlatan tek film. Ben 28 yıllık hayatımda hiçbir filme ağlamadım, fakat Schindler's List'e hüngür hüngür ağladım.
Yahudileri bir fırına doldurdukları sahne vardı. İnsanların "Acaba yakılacak mıyım?" diye korktukları bir sahne. Ben orada dehşete düştüm, ürperdim. Hep bir kız çocuğum olmasını istedim. Ben bu istekle yaşadım hayatımı. Hâlâ öyle. Kırmızı paltolu küçük kız sokakta yürürken ben kendimden geçtim. O kadar tatlı ve şirindi ki. Dünyanın acımasızlığından bihaber paytak paytak yürüyor. Ne olduğunun bile tam olarak farkında değil. Ben ağladım o sahnede. Oskar'ın "Daha fazlasını kurtarabilirdim." dediği, filmin son...
1. Doğuştan gelen içsel efendilik ve insanın tüm denemelerine rağmen efendiliğinden vazgeçememesi.
2. İçinde bir miktar efendilik barındırıp tüm zorluklara rağmen efendiliği kaybetmemek.
Bir de:
Bir süre efendi taklidi yapıp bunun bir faydasının olmadığını görüp efendi olmaktan vazgeçmek vardır. Bu sahteliktir ve o hiçbir zaman gerçek bir efendi erkek olmamış demektir.
Bakın, efendilik, çoğunlukla ruh gibidir ve size yapışıktır. Doğuştan gelir ve ne yaparsanız yapın üzerinizden çıkaramazsınız. Gerçekten efendi bir insansanız, kötülük görseniz de vicdanınız el vermediği için efendi olmaktan vazgeçmezsiniz. Vazgeçemezsiniz zaten, o sizin default bir özelliğinizdir.
Bir de onu bırakabilme yetisine sahip olup da bırakmamak vardır ki, bu az rastlanılır ve çoğunlukla doğuştan sahip olunan efendilikten daha değerlidir.
Ama efendi olduğunu söyleyen ve zora gelince acımasız, kötü olan bir erkek efendiliğin erdemini kavrayamamış demektir. Efendi olmadığı gibi biraz da aptaldır hatta.
Aşıktım, duygularımla oynandı, aldatıldım, umut verdiler, söz verdiler, yerine getirmediler. Efendi olmayı bırakmak istedim. Ama başaramadım. Çünkü benim bir parçamdı o. Ben ölmeden bırakmayacaktı beni.
Şimdi 28 yaşındayım. Efendiliğimin benim bir parçam olduğunu biliyorum. Kabullendim. Benim o. Ve daha kaliteli bir insan olmama katkı sağlayan bir özellik. Efendi insanlar başkalarını hak etmez, hak edilir. Ya da onların denginin kendileri gibi efendi, ahlaklı, dürüst...
İçsel ahlak, çevreden görmeden, sonradan öğrenmeden, içten gelen bir istek ve arzuyla, samimiyetle yanlışlardan ve kötü niyetten uzak olma halidir. Aynı zamanda bu huşu içinde olma, içsel huzurun yerinde olması, mutluluktur. Çıkar gözetmemektir, gerçek ahlaktır. Daha çok doğuştan gelir. Davranışsal ahlak her şeyi çevreden görerek, sonradan öğrenerek, içinde iyilik ya da kötülük, doğruluk ya da yanlışlık olduğuna bakılmaksızın davranışa dayalı ahlaktır. Yaşamın her alanında davranışsal ahlak övülür ve yüceltilir. Lakin davranışsal ahlakı öven, onunla kafayı bozmuş insanların içsel ahlakında problem vardır.
Davranışsal ahlaka sahip olmak, içsel olarak yanlışlarla ve kötü niyetle dolu bir insanın sürdürmekte zorlandığı bir şeydir. Davranışsal ahlak rol yapmaktır. İçsel ahlak, ahlaklı olmanın mutluluk getirdiği bir ahlak türüdür fakat davranışsal ahlak da bu eziyete dönüşür. Bir insanın içsel ahlakını gün yüzüne çıkarması, geliştirmesi ailenin elinde ve sorumluluğundadır. Aile çocuğunu ne kadar iyi eğitirse içsel ahlak da o kadar belirgin olur. Davranışsal ahlaka ihtiyaç duymaz çünkü yanlışa ve kötü niyete büyük oranda sahip değildir. Ahlaka ters bir harekette bulunma yeteneği ya hiç yoktur ya da minimum seviyededir. Aile bir bireyin ahlaki derecesini belirleyen en önemli yapı taşıdır ve doğruluğu, doğru olmayı, iyiliği, iyi niyeti öğrenmiş bir çocuk içsel...
Gerçek, has, sağlam, güçlü bir karaktere sahip insan hiçbir olay, durum, insan ve şey karşısında değişemez. İstese de değişemez. Bu değişememesi toplum nezdinde zayıflık olarak algılansa da, gerçekte bir güçtür. Efendilik, dürüstlük, iyilik bir insanın istediği zaman bırakıp tersine evirebileceği bir şey değildir. Senin bir parçandır onlar ve seninle birlikte ölürler. Bir zamanlar iyiyken kötü olmuş bir insan içinde her zaman kötülük taşımış demektir. Saf bir karakteri çok az şey değiştirebilir bu dünyada. Çünkü doğruluğu evi bellemiştir ve doğruluğu on yıllar boyunca onunla yaşayacaktır. Doğuştan gelen içsel bir ahlak ile yaşar. Ve saf karakterin içsel ahlakını hiçkimse bozamaz.
Karşılıklı düşünce ve fikir üretip birlikte analiz, çıkarım ve tespitlerde bulunmak,
Öğretilere, doğrulara ve gerçeklere dair konuşmak,
Karşılıklı olarak hiçbir okulda öğretilmeyen ahlaki, manevi ve edebi dersleri öğretmek,
Değer üretmek (zihinsel ve duygusal olarak),
Hayatın anlamı, hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair konuşmak,
Sanatla ilgili konuşmak, bunları kritik ve analiz etmek (oyun, sinema, yabancı dizi, edebiyat, müzik ve bunların paylaşımı),
Bilim konuşmak,
Felsefe konuşmak,
Bilgi aktarımı, bilgi alışverişi
Saygı, nitelikli sevgiyi meydana getiren değerli bir kavramdır. Gerçekten değerli insan, öz saygısı yüksek; zeki ve derin insanlar tarafından saygı gören, hak edene hak ettiği saygıyı duyan ve gösteren insandır. Bir insanın sahip olduğu gerçek değer ne kadar yüksekse, hak ettiği saygıyı görmekten o kadar uzaklaşır. Çünkü insanlar derin, karmaşık ve nitelikli bir zihne çok saygı göstermezler. Zeki ve derin bir insanın elde edeceği en iyi saygı, kendisi gibi farklı, yüksek değere sahip, derinlikli insanlardan göreceği saygıdır. Bu insanlar toplumun %1'inden daha az sayıya sahip oldukları için birbirlerini bulmaları, birbirlerini tanımaları, birbirlerine saygı, sevgi ve değer göstermeleri zordur. İnsanların büyük çoğunluğu kendisini zeki, farklı ve özel zanneder. Neredeyse hepsi de bu konuda yanılır. Gerçek olanıyla sahte olanı arasındaki fark, birinin farklı olduğunu hissedip düşünmesiyken, diğerinin bunu bilmesidir. Çoğunluk, çoğunlukla sığ, yavan ve ortalamadır.
Yaşamım boyunca binlerce insanla sohbet ettim. Bir hayli çok zeki, derin, nitelikli, entelektüel insan tanıdım ancak bu özelliklere sahip olup da aynı zamanda ruhu güzel, ahlaklı, saf, masum, temiz, saygılı, duyarlı, bilinçli sadece 1 insana rastladım. Ve o insan çok ama çok özel ve farklı bir insandı. Onu arkasından çok güzel düşüncelerle anıyorum.
Nitelikli sevgi, saygıdan oluşur. Bir kızın bir erkeği cinsel yönden arzu etmesi, değer vermesi;...
Beka; devletlerin, siyasi kişiliklerin, hükümetlerin vb. tekelinde barınan bir olgu olmaktan çok daha derin ve anlamlı bir kelimedir. Ölmezlik, ölümsüzlük, kalıcılık, süreklilik, sonsuzluk gibi anlamlara gelen bu kelime, siyasi bir konjonktür olmaktan çok daha öte bir şeydir.
Bir takım devlet adamlarının çıkıp her fırsatta haykırdığı için insanlara içi boşaltılmış bir kelime olarak gelebilir, ancak bu kelimeyi belli bir kitleye mal etmek büyük bir yanlıştır.
Bekanın ne denli önemli bir olgu olduğuna dair şöyle bir örnek verebilirim:
Akademi kavramı bugün bilimin yuvası olarak geçer. Ancak akademi, ilk olarak Antik Yunan filozoflarının öğrencilerine bir şeyler öğretmek, onlara ders vermek için kurdukları felsefi bir kavramdı. Yani akademiyi filozoflar kurmuştur. Daha sonra bilim bu kavramı alıp kendisi için kullanmıştır ki doktora yapanlara filozof belgesi (Ph.D.) verirler.
Felsefi anlamda ilk akademiyi kimin kurduğunu bilmiyorum ancak diyelim ki ilk akademiyi Sokrates kurmuş olsun ve Sokrates kurduğu bu akademiye kendi ismini vermiş olsun: Sokrates Akademisi. Sonra bu akademiye bazı çeşitli öğrenciler almış olsun, onlara ders vermiş olsun. Akademi her geçen gün büyürken, öğrenciler artarken Sokrates gibi filozoflara ihtiyaç duyulacaktır. Sokrates öğrencilere uygun başka filozofları, kendi ismini almış olan akademiye kazandırmak için bir testten geçirmiş olsun. Böylelikle akademi 85 öğrenci, Sokrates ile birlikte 5 filozof barındırıyor olsun.
Kişi, bir alt kültür olarak kendi kültürünü meydana getirebilir. Yıllar boyunca toplumu analiz edip toplumdan bir fayda görmeyen insanoğlu, kendi evreninde yaşamaya başlar. O evrene, kendi davranışlarını, eylemlerini, düşüncelerini, fikirlerini, görüşlerini serpiştirir. Sonucunda da bir kültür meydana gelir. Bir insanın kendi kültürünü ortaya çıkarması yıllar sürecektir, toplumun kültürünü benimsemek istemeyen, toplumun geleneklerinden kopmuş bir insanın bir reaksiyonudur bu durum.
Kendi kültürünü meydana getirenler olmuştur. örneğin dostoyevski bir kültür meydana getirmiştir. Daha önce dostoyevski'nin bir kaç kitabını okumuş, dostoyevski'ye aşina olan bir okuyucu, okuduğu kitabın ismini ve o kitabın yazarını bilmeden okuduğunda, o kitabın dostoyevski'ye ait olduğunu fark edecektir. Aynı şey tolstoy için de geçerlidir. Bu insanlar kendi kültürlerini meydana getirmiş olanlardır. Kendi evrenlerini oluşturmuşlardır. Edebiyata dair örnekleri, sinemada da verebiliriz. Stanley kubrick, kendine ait bir kültür meydana getirmiştir. Daha önce bir kaç kubrick filmi izlemiş ve bunları özümsemiş olan bir seyirci, filmi ve yönetmenini bilmeden bir kubrick filmi izlediğinde, bunu fark edecektir. David lynch de bu kapsamda, kendi kültürünü oluşturmuş bir yönetmendir.
Ekşi sözlükte de kültür oluşturanlar mevcuttur. örneğin otisabi, kendi kültürünü meydana getirmiştir. çünkü otisabi, ekşi sözlük'ü ekşi sözlük yapandır. Belki buna örnek verilebilecek bir kaç ekşi sözlük kullanıcısı daha olabilir.
Kişinin kendi kültürünü meydana getirmesi, kendi tarzını oluşturmasıyla...
Prison break: harika bir ilk sezona sahip bu dizinin 3. Ve 4. Sezonu berbat ötesidir. İlk sezonu ciddi anlamda her aksiyon severin izlemesi gereken, sürükleyici bir sezon. Ancak her sezon daha da kötü bir hale gelmeyi engelleyememiştir. Bu dizinin ikinci sezonu da 3. Ve 4. Sezona göre nispeten izlenilesi olsa da, 3. Ve 4. Sezon ile berabat ötesi olmaktan kurtulamamıştır.
The walking dead: ilk sezonla mükemmel bir giriş yapmıştır diziler dünyasına the walking dead. Hızlı, seri, bol aksiyon, bol macera, koşan zombiler, kargaşa, insanlar arası kavga, birbirine güvenmeyen insanlar topluluğu, kan, şiddet derken ortaya harika bir ilk sezon çıkmıştı. 2. Sezonu da sonraki sezonlara göre nispeten izlenilesi olsa da, 2. Sezondan son sezona kadar yıllarca çöp bir dizi olmaktan kurtulamamıştır.
Oz: oz, gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biridir. Dexter, twd ve prison break kalibresinde değildir asla. Ancak oz, her ne kadar harika bir dizi olsa da sonradan bozmuş ve mantık hatalarıyla dolu bir dizi olmuştur. Kendi içinde bozmuş bir dizi olduğu için oz'u ekleme gereği duydum. Son sezonlarını tek tek ele aldığımızda bile yine de bir çok diziden daha iyidir, son sezonları asla çöp değildir ancak oz, son sezonları ile bozmuştur. Bozduğu için eklemek istedim. Tekrar söylüyorum, çöp değildir asla,...
1) dekalog: kieslowski'nin adeta bir dostoyevski romanını anımsatan bu eserini, varoluş kaygısı yaşayanların izlemesi gerekmektedir. Dizi hayatın anlamını arayan, yalnızlık çerçeveli, izlediğim en dramatik dizidir. Buram buram kasvet kokan dekalog, öyle zannediyorum ki dram dizileri içindeki en iyi eserdir.
2) chernobyl: vurucu bir dram dizisi. Pripyat çernobil kazasında yaşananları ve sonrasını objektif ve bir hayli dramatik bir yapıda yansıtıyor. Belgesel gibi bir dizi izliyoruz. Acılar, yaşananlar, dram, o anların tek tek içine sokuyor seyirciyi. Bugüne kadar pripyat çernobil kazasıyla ilgili (bunlara belgeselleri de ekleyelim) yapılmış en iyi eser. Vurucu, yıkıcı bir yapıt.
3) breaking bad: bana televizyonda sanatın karşılığı hangi dizidir diye sorsalar, breaking bad derim. çok ince bir dram dizisi. özellikle bazı bölümler, örneğin ozymandias adlı bölüm, bir drama nasıl yapılır niteliğinde ders adeta. Karakter analizinin en iyi yapıldığı, karakterlerin bir nakış gibi işlendiği bu dizi, dramatik yapıyı çok iyi kuruyor ve yer yer izleyenleri bir hayli hüzünlendiriyor.
4) six feet under: dizinin sadece final bölümü son 10 dakikası bile başlı başına en dramatik dizilerden biri olmasını sağlıyor six feet under'ın. ölüm teması insan doğasında en dramatik şeylerden biridir ve six feet under ölüm temasını işleyen tek dizidir belkide. Ya da bu kadar kaliteli işleyen ender bir dizidir.
Breaking bad, the wire, the sopranos, oz, dekalog, chernobyl, ve hatta sherlock 2. Sezon 1. Bölüm, true detective 1. Sezon, black mirror ilk 2 sezon gibi sinemada bile örneği nadir olan ve sinema filmlerinin çoğundan da daha kaliteli boyutlarda olan bu dizileri izlemek insana entelektüel anlamda katkı sunar.
The wire, hem gerçek hayattaki suçun ve bürokrasinin röntgenini çeker, hem de "artık büyüdün ve gerçek bir şeyler görmelisin" mottosuyla gerçeği, gerçeği ve sadece gerçeği ortaya koyar.
Breaking bad sanatın televizyondaki en uç örneğidir.
True detective felsefi olarak televizyonun tepesindedir.
Diye gider bu.
özellikle the wire gibi bir şeyin sinemada bile karşılığı yok.
Ancak eğer prison break, lost, the walking dead, fringe, supernatural, teen wolf, the vampire diaries gibi hiçbir katkısı olmayan dizilerden bahsediyorsan bir şey diyemem. örneğin netflix bir kaç güzel iş dışında hormonlara hitap etmekten başka bir şey yapmayan şeyler çekiyor. O başka. Ancak yukarıdaki diziler ve onların türevlerinin insana yaşattıklarını 10-20 film dışında hiçbiri yaşatamıyor. Haliyle dizi izleyenlerin zeka seviyesine yapılabilecek yorum, sadece sizin dizilerle ilgili hiçbir şey bilmeyen cahil ve bir de ön yargılı tipler olduğunuzu gösterir.
Yaklaşık 13 yıldır belli aralıklarla yabancı dizi izliyorum. Bir dönemimi de yabancı dizilerle geçirdim. 2014-2015 yıllarında facebook'ta binlerce üyesi olan yabancı dizi grubunda yöneticilik yaptım. Yabancı diziler konusunda son derece donanımlı bir insanım. Belli bir kalitenin üzerinde olup da gözden kaçırdığım dizi yoktur. Lost da elbette duyduğum bir dizi. Zevkli, bir sonraki bölümü merak ettiren, ters köşelerle dolu, heyecanlı bir dizi. Estetik bir değeri de vardır ama bu kadar. Lost ortalamanın bir tık üzerindedir ve klasmanı fringe, person of interest, supernatural, the walking dead, prison break gibi dizilerdir.
Televizyon dediğin şey eğlence için vardır. Sinema gibi felsefi bir değerinin ve bir anlamının olmasından ziyade seyirciyi eğlendirmek için üretilir. Lost da bu amaca yönelik ortaya çıkmış bir dizidir. Sadece lost değil, geçmişte ve günümüzde yapılmış dizilerin en az %90'ı çoğunlukla eğlence işi olarak üretilmiştir. Diğer taraftan bakıyorsun breaking bad, the wire, the sopranos, oz, dekalog, chernobyl gibi baş yapıt olan 6 dizi var. Bu diziler eğlenceden ziyade gerçek bir şeyler izlemek isteyen seyirciler için yapılmıştır. Felsefi tarafları da olan, anlamlı dizilerdir ve hatta diğerlerinin dizi olduğu yerde bunlar sanat eseri kategorisine girer. 6 dizide televizyon için yeni şeylerdir. Six feet under, game of thrones, the shield, true detective, sherlock, black mirror...
Yolculuk yapmak konusunda istekli olmuşumdur her zaman. Bir yerden bir yere gitmeyi, şehir değiştirmeyi sevmişimdir. Bu sebeple yolculuklar yorsa da ondan hep keyif almayı bilmişimdir. Yolculuk keyiflidir, güzeldir ve özeldir benim için. Güzel bir insanı görmek için gidilen yol kötü olmaz. Yolculuklar nasıl güzel olmasın. Gözlerim dağ ve tepelerde. İnsan kendini önemli hissediyor yolculuk sırasında. Seni dört gözle bekleyen insanların yanına gidiyorsun çünkü. Onlar için önemlisin ve önemli bir şey yapıyorsun. Hiçbir zaman yorucu bir yolculuğun altında yorucu olduğu için ezilmedim. Beni bekleyen insanlar vardı ya da görmek istediğim yerler. Yolculuk güzeldir.
Benimde en sevdiğim filmlerden biri olan "The Piyanist" hakkında son zamanlarda çok fazla yahudi propagandası yorumu aldım. İzleyicilerin ilk başta filme karşı ön yargılı davranması ve batı ürünü diye nitelendirmesi gayet normal. Kendim böyle olduğuna inanmıyorum ve bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum. Bu film 2. Dünya savaşındaki çaresiz bir piyanistin hikayesini anlatır. Bu film tamamen bir hayal ürünü değil, gerçekten de zamanında Polonya'nın ileri gelen piyanistlerinden olan Wladyslaw'ın hikayesinden alıntıdır. İşte bu hikayenin aslında gerçekten yaşanmış ve bir propaganda olmadığını gösteriyor.
Kısacık ömrümüz var.50-80 yıl. Çok paran olsada her şeyi yapamazsın. Dünyada yapılabilecek her şeyi kısa ömrüne sığdıramazsın. Şuan Amerika'da yaşayan milyarder bir adamın Bostanlı sahilide kola çiğdem yapamıyacağını hepimiz iyi biliyoruz. Bu keyiften maruz kalıcak örneğin
Kendini olduğundan güçlü görmek, çoğu zaman bir yanılsama değil, hayatta kalmanın ta kendisidir. İnsan, kendi sınırlarını bilmenin dayanılmaz ağırlığı altında ezilmemek için bilinçdışı bir pazarlık yapar; gerçeklik ile arzu arasındaki o ince çizgide kendine daha geniş bir alan açar. Bu alan, Raskolnikov'un kendini sıradanlığın üzerinde konumlandırması gibi, vicdanın sesini bastırmak için kurulmuş bir savunma mekanizmasıdır. o, kocakarıyı öldürdüğünde aslında kendi içindeki sıradanlık korkusunu da öldürmeye çalışıyordu; ama geniş bilinç, en büyük cezayı kendisi keser.
Bu durumun kökeninde, toplumun dayattığı başarı ve yeterlilik mitleriyle yüzleşememenin getirdiği bir kırılganlık yatar. Nitelikli olana duyulan özlem ile niteliksiz kalma korkusu arasında sıkışan birey, kendini olduğundan büyük göstererek aslında en derin eksikliğini örtbas eder. Aşağılık kompleksinin gölgesinde büyüyen bu sahte güç, tıpkı bir jüri üyesinin suçlu çocuğu canı pahasına savunması gibi, kişinin kendi içindeki çatışmayı dış dünyaya yansıtmasıdır. Çünkü kendini güçlü görmek, çoğu zaman güçsüzlüğünü kabul etmekten çok daha kolaydır; kabul, beraberinde değişimi, değişim ise bilinmeyen bir eşiğe adım atmayı gerektirir.
Oysa gerçek güç, bu yanılsamayı sürdürmekte değil, kendi sınırlarının farkında olarak o sınırları zorlamakta saklıdır. Bir insanın kendini sevmesi, kusurlarını görmezden gelmesi değil, onlarla barışık yaşamasıdır. Kendini olduğundan güçlü görmek, başkalarıyla kurduğun diyalogları da sahte bir zemine oturtur; çünkü karşındakiyle gerçek bir senkronizasyon yakalamak,...
Okumuşluk, çoğu zaman birikimle karıştırılır. Oysa birikim, kitapların arasında geçen yılların değil, o kitapların içindeki cümlelerin hayatınıza değip değmediğinin göstergesidir. İnsanlar kütüphaneler dolusu bilgiyi ezberleyip yine de hayatın en basit sorusu karşısında çaresiz kalabilir. Bilgelik ise bambaşka bir yerde durur; orada ezber yoktur, anlamak vardır. Bir cümleyi yüzlerce kez okumakla, o cümlenin içinizde yankılanmasına izin vermek arasındaki fark gibidir bu. İlki birikimdir, ikincisi dönüşümdür.
okumuş insan, bilgiyi taşır; bilge insan, bilgiyi yaşar. Taşımak kolaydır çünkü dışarıda duran her şey gibi yüzeyseldir. yaşamak ise acıtır; çünkü bildiğiniz şeyin gereğini yapmak, çoğu zaman konfor alanınızdan çıkmayı zorunlu kılar. Bir şeyi bilip insanlara anlatamamaktan daha kötüsü, bildiğini yapamamaktır. Bu cümle, okumuşluk ile bilgelik arasındaki uçurumun en net fotoğrafıdır. okumuşluk size cümleler verir; bilgelik ise o cümlelerin altında ezilmeden yürümeyi öğretir. Ama ezilmeden yürümek nedir? Acı çekerek, hata yaparak, bazen dizlerinizin üstünde sürünerek öğrenilen bir denge sanatıdır.
Bir de şu var: İnsanlar derin, karmaşık ve nitelikli bir zihne pek saygı göstermezler. Çünkü derinlik, emek ister; emek ise çoğunluğun kaçındığı bir yüktür. Okumuş insan bu yükü sırtlanır ama çoğu zaman bunu bir gösterişe dönüştürür. Oysa bilge, yükünü içinde taşır; dışarıdan bakıldığında sıradan görünür. Sıradanlığın içinde saklı bir derinlik, kalabalığın gözünden kaçar. Çünkü kalabalık, parlak olanı...
Zekânın yalnızlıkla arasındaki ilişki, çoğu zaman yanlış okunur. İnsanlar bunu bir ödül ya da ceza gibi görür; oysa derin düşünen birinin yalnızlığı ne bir kaçıştır ne de bir kayıp. Bu, düşüncenin doğal bir sonucudur. Kalabalıklar içinde bile sürdürülen o iç konuşma, kişiyi kendi zihninin derinliklerine çeker ve orada öyle verimli bir sessizlik başlar ki, dışarıdaki gürültü anlamsızlaşır.
Varoluş sancısı çeken insanlar ekseriyetle bilinçli insanlardır. Her şeyin daha çok farkındadırlar; bu farkındalık onları sosyalleşmek yerine eve kapanıp düşünmeye, sorgulamaya, şüphe duymaya iter. Doğrularla ve gerçeklerle yüzleşmek kolay iş değildir. Bu yüzden zeki insanların çevresinde az ama öz insan bulunur. Onlar için sohbetin niteliği, niceliğinden her zaman üstündür; sıradan bir muhabbetin içinde kaybolup gitmektense, birkaç saatlik derin bir konuşmayı tercih ederler. Bu seçim kibir değil, zihnin açlığıdır.
Başarıya gelince... İşte asıl mesele burada düğümleniyor. Yalnızlık, zeki insanın üretimini besleyen en verimli topraktır. Bir insan ne kadar derinse, ürettiği eser de o denli çarpıcı ve ilginç olur. Çünkü derinlik, yüzeyde görünmeyen bağlantıları kurmayı gerektirir ve bu bağlantılar ancak sessizlikte, dikkat dağıtıcı unsurlardan uzakta kurulabilir. Kalabalıklar fikir verir belki ama onları olgunlaştıran hep o yalnız saatlerdir. Ne var ki bu durumun bir de gölgesi vardır. Zeki insan, kendi standartlarını o kadar yükseltir ki başarıyı...
Zekâ ile servet arasında kurulan doğrusal ilişki, insanlık tarihinin en büyük yanılgılarından biridir. toplum, parlak zekâların neden çoğu zaman kenarda kaldığını sorgulamaz; onları görmezden gelir ya da daha kötüsü, dışlar. Oysa mesele, zekânın paraya dönüşememesinde değil, zekânın kendisinin farklı bir değer ölçeğine tabi olmasında gizlidir. Zeki insan, dünyayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu anlamaya çalıştığı için, sistemin dayattığı kural oyunlarına katılmakta zorlanır.
Sıradan zekâ, mevcut düzenin içinde avantaj elde etmeye odaklanırken; üstün zekâ, düzenin kendisini sorgular. Bu sorgulama, kişiyi maddi kazançtan çok içsel bir arayışa iter. Çünkü zeki insan, paranın bir amaç değil, araç olduğunu bilir; fakat bu bilgi, onu sistemin işleyişine uyum sağlamaktan alıkoyar. Sabah dokuzda işe gitmek, mesai saatlerini doldurmak, patronun isteklerini sorgusuzca yerine getirmek; zihni sürekli daha büyük sorularla meşgul olan bir insan için adeta bir hapishane gibidir. Albert Einstein'ın da belirttiği gibi, zekâsıyla övünen bir insan, hapishanesinin genişliğiyle övünen insana benzer. Bu hapishanenin duvarları, toplumun dayattığı çalışma düzeni, tüketim alışkanlıkları ve kariyer beklentileriyle örülmüştür.
Farklı olmanın bedeli çoğu zaman doğuştan yalnızlıkla ödenir. Zeki insan, çevresindeki insanların konuşmalarının yüzeyselliğini, kaygılarının küçüklüğünü görür; bu durum onu toplumdan uzaklaştırır, iç dünyasına çekilmeye iter. Yalnızlık, onun hem en büyük düşmanı hem de en sadık dostudur. Çünkü düşünmek için yalnızlığa...
İnsanın kendine dair en büyük yanılgısı, dünyayı olduğu gibi gördüğünü sanmasıdır. Oysa gördüğümüz şey, çoğunlukla içimizdeki karanlığın ve aydınlığın dışarıya vurmuş gölgesidir. Bu yüzden bir manzara karşısında iki kişi aynı duyguyu yaşamaz; biri huzur bulurken diğeri o manzarada kaybolmuşluğunu seyreder. Bakış açısı dediğimiz şey, aslında içsel keşiflerimizin toplamıdır; ne kadar derine inebildiysek, dışarıyı da o kadar net görebiliriz. Ama bu derinlik kolay kazanılmaz; çoğu zaman acıyla, sorgulamayla ve yalnızlıkla örülür.
Zeki insanların çoğunun sosyal olmaması tesadüf değildir. Kalabalıklar, derinlikten kaçanların sığınağıdır; orada herkes birbirinin yüzüne bakar ama kimse gözlerinin içini görmez. Sosyalleşmek, çoğu zaman derinliksiz sözlerin, derinliksiz kahkahaların ve derinliksiz ilişkilerin arasında kaybolmaktır. oysa içine dönük insan, bu gürültünün içinde kendi sesini duymaya çalışır; çoğu zaman da duyamaz. Bu yüzden yalnızlığı seçer; ama bu seçim bir kaçış değil, bir arayıştır. Kendini tanımayan insan, başkalarını da tanıyamaz; çünkü her ilişki, önce kendimizle kurduğumuz ilişkinin bir yansımasıdır.
Gerçek öğretmenlerin içinde tutku ve arzu barındırdığını söyleyenler haklıdır; ama bu tutku, bir şeyi elde etme hırsı değildir. o, vücudun kendiliğinden nefes alması gibi, istemdışı ama içten gelen bir akıştır. Bu tür insanlar anlatmak zorunda oldukları için değil, anlatmadan edemedikleri için konuşurlar. onların sözleri, seyirciye bir şey öğretmekten çok, seyircinin kendi içinde sakladığı gerçekleri keşfetmesine...
İnsanı en çok yoran şey nedir diye düşünüyorum da, çoğu zaman cevap dışarıda değil içeride saklı. İçimizde biriken, adını koyamadığımız o ağırlık; kelimelere dökülemediği için büyüyen bir karanlık. Oysa yaratma eylemi, tam da bu isimsiz yükü biçimlendirmenin en eski yoludur. Bir tuval, bir sayfa ya da bir melodi; hangi araçla olursa olsun, içerideki kaosu dışarıya aktardığınız anda onun üzerinde bir güç kazanırsınız. Çünkü biçim verilemeyen duygu, insanı esir alır; biçim verildiğinde ise ona dışarıdan bakabilme lüksü doğar.
bu yüzden yaratmak, bir tür kaçış değil; aksine yüzleşme biçimidir. Kişi kendi içine baktığında ne kadar karanlık, ne kadar dağınık bir manzarayla karşılaşırsa karşılaşsın, onu bir hikâyeye ya da bir imgeye dönüştürdüğünde o manzaranın bir parçası olmaktan çıkar. Dizilerdeki suçlu karakterlere bakarız da, oyuncuların sanki gerçekten suçluymuş gibi davrandığını düşünürüz. Bu bir tesadüf değildir; iyi bir oyuncunun yaptığı şey, kendi içindeki karanlıkla temas kurup onu bir role dönüştürmektir. O an, kendi karanlığı onu yönetmez; o, karanlığını yönetir. İşte özgürlük denen şey de tam olarak budur: içindeki malzemeyle baş edebilmek, onu dönüştürebilmek.
Modern hayatın bize dayattığı düzen ise bunun tam tersini talep eder. Sürekli üretmemiz, tüketmemiz ve belirli kalıplara uymamız beklenir. Ne yazık ki modern dünya, insanın manevi sorumluluklarının yerini maddi sorumluluklarla değiştirdi. Bu...
Zeki insanların fakir kalması, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık meselesi değildir. Bu, onların dünyayı algılama biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. zekâ, kişiye çevresindeki sistemin açıklarını, toplumun ikiyüzlülüklerini ve insanların zayıflıklarını görme yetisi verir. ancak bu görüş, çoğu zaman kişiyi oyuna dahil olmaktan alıkoyar. Çünkü oyunun kurallarını anlamak, o kurallara uymayı gerektirmez; hatta çoğu zaman tam tersine, kuralları anlamak oyundan soğumaya yol açar.
parayı kazananlar genellikle en zeki olanlar değil, en uyumlu olanlardır. Sistem, sorgulayan değil, onaylayan bireyleri ödüllendirir. Zeki insan ise sorgular; üstelik bu sorgulama bazen onu felç eder. Her fırsatın riskini, her yatırımın altındaki ahlaki çelişkiyi, her başarının bedelini görür. Bu derinlikli bakış, harekete geçmeyi zorlaştırır. Oysa zenginlik, çoğu zaman derin düşüncenin değil, hızlı ve cesur eylemlerin sonucudur. Zeki insan düşünürken, daha az zeki olan ama daha atılgan olan insan harekete geçer ve ödülü toplar.
Bir de takıntı meselesi var. Zeki insanların kendi iç dünyalarında kurdukları o mükemmel düzen, dış dünyanın kaosuyla uyum sağlamayı güçleştirir. Onlar, sıradan insanların kolayca geçiştirdiği tutarsızlıkları, sahtelikleri ve vasatlıkları görürler. Bu da onları yalnızlaştırır. İnsanlarla iyi anlaşamazlar çünkü konuşmaların yüzeyselliği, onların derinlik ihtiyacını karşılamaz. Bu yalnızlık, ekonomik başarı için gerekli olan sosyal ağları kurmayı engeller. iş dünyası, ne yazık ki, en çok da ilişki...
zekânın bedeli ödenirken genellikle yalnızlıkla ödenir. Fakat asıl trajedi, bu yalnızlığın içinde bile insanın kendi bedenine, o en ilkel ve en kontrol edilemez yanına yenik düşmesidir. Düşünen bir kadın için bu, çift taraflı bir kıskacın tam ortasında durmaktır: bir yanda her şeyi analiz eden, sorgulayan, anlam arayan zihin; diğer yanda ise tüm bu zihinsel donanıma aldırış etmeden varlığını dayatan, doyurulmayı bekleyen bir arzu. Bu iki güç arasında sıkışıp kalmış kadın, ne tam anlamıyla entelektüel bir huzura erişebilir ne de bedeninin çağrısını görmezden gelerek sözde bir aydınlanma yaşayabilir.
Bilinç dediğimiz şey, aslında insanın en büyük lanetidir. Hayvanlar yalnızca hisseder; biz ise hissettiğimiz şeyin üzerine düşünür, onu etiketler, ondan utanır ya da onu yüceltiriz. Yüksek zekâya sahip bir kadının trajedisi de tam burada başlar: o, arzusunu yalnızca yaşamaz; onu analiz eder. Arzuladığı erkeği izlerken, onunla kuracağı ilişkinin muhtemel sonuçlarını, bu ilişkinin onu nereye götüreceğini, hatta bu arzunun kendisini neden bu kadar güçlü bir biçimde ele geçirdiğini düşünmeden edemez. Zihni, en mahrem anlarında bile devreye girer ve o anın saflığını bozar. Bu yüzden onun için cinsellik asla yalnızca cinsellik değildir; bir güç mücadelesi, bir keşif alanı, bazen de bir kaçış noktasıdır.
toplumun kadına biçtiği rol ile kadının kendi içinde hissettiği arasında uçurumlar vardır....
Zekânın insanı yalnızlaştırdığı fikri, çoğu zaman bir tür romantik yakınmaymış gibi karşılanır. Oysa mesele, zeki insanın etrafındakilerden üstün olduğu için yalnız kalması değildir. Mesele, onun dünyayı algılama biçimiyle çevresindekilerin algılama biçimi arasında açılan uçurumun, zamanla bir iletişim kopukluğuna dönüşmesidir. Bu kopukluk, kibirden ya da kendini beğenmişlikten değil, tam tersine, çoğu zaman zeki insanın kendi farklılığını idrak etmesinden ve bu farklılığı nasıl konumlandıracağını bilememesinden kaynaklanır.
Düşünmeye, sorgulamaya ve şüphe duymaya programlı bir zihin, her şeye dair büyük teamüller geliştirir. Bu teamüller, onun için dünyayı anlaşılır kılan haritalardır. Ne var ki bu haritalar, başkalarının basit ve doğrusal çizdiği yollarla örtüşmez. Sıradan bir sohbette birinin "hava bugün çok güzel" demesi, yalnızca bir hava durumu tespitidir. zeki insan ise bu cümlenin arkasındaki sosyal ritüeli, karşısındakinin ruh halini, konuşmayı başlatma ihtiyacının psikolojik kökenini ve hatta bu basit cümlenin içerdiği kültürel kodları görür. Gördükçe de katılımı zorlaşır. Çünkü o artık masum bir hava muhabbetine dahil olamaz; her cümle onun için çok katmanlı bir analiz nesnesine dönüşmüştür.
Bu durum, zeki insanın kendisini sürekli olarak dışarıdan izlemesine de yol açar. Kendi davranışlarını, sözlerini ve hatta düşüncelerini bir başkasının gözünden değerlendirme alışkanlığı, onu içten içe yoran bir çift bilinçlilik hali yaratır. Bir topluluk içinde şaka yapar, herkes güler; ama...
Düşünmek, insanı önce kalabalıklardan ayırır. Sonra, daha da derinlere daldıkça, o kalabalığın içinde yalnız kaldığını fark eder. Bu yalnızlık, bir tercih değil; zihnin farklı bir frekansta çalışmasının doğal bir sonucudur. Çünkü derin düşünen insan, çoğunluğun üzerinde mutabık kaldığı basit zevklerde, sıradan eğlencelerde ve günlük telaşlarda artık kendinden bir parça bulamaz. Ortalama bir sohbetin akışı ona anlamsız gelir; çünkü o, cümlelerin ardındaki niyeti, davranışların altındaki çelişkiyi görür. Bu görme hali, bir üstünlük değil, adeta bir lanettir; çünkü gördükleri onu hem besler hem de etrafındaki herkesten uzaklaştırır.
Kalabalık bir odada en yalın gerçeği gören kişi, çoğu zaman en sessiz olandır. Söyleyeceklerinin anlaşılmayacağını bilir; anlaşılsa bile kabul görmeyeceğini sezer. Zeki insanın ortalama insanlarla eğlenememesi bundandır. Eğlence dediğimiz şey, ortak bir zemin gerektirir; oysa derin düşünenin zemini, çoğunluğun yaşadığı dünyadan çok daha girift ve katmanlıdır. Onun için bir filmin konusu değil, alt metni önemlidir; bir dizinin popülerliği değil, karakterlerin iç çelişkileri anlamlıdır. Bu farklılık, onu yalnızca izleyici konumuna iter. İzlemek, katılmaktan daha güvenlidir; ama aynı zamanda daha yalnızdır. İnsan, paylaşamadığı her düşünceyle biraz daha kendi kabuğuna çekilir.
Bu yalnızlığın en keskin yanı, düşünenin kendi doğrularını nesnel gerçeklik gibi sunanlarla karşılaşmasıdır. Subjektif yargılarını mutlak doğruymuş gibi savunan insanlarla diyalog kurmak, derin düşünen için adeta bir...
zeki insanların yalnızlığı ve yoksulluğu, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık olarak yorumlanır. Oysa bu durumun köklerinde, zekânın kendisinden çok, zekânın beraberinde getirdiği algı biçimlerinin ve bu algıyla çatışan toplumsal yapının yattığını düşünüyorum. Zekâ, insana dünyayı farklı bir açıdan görme yetisi kazandırır; fakat bu yeti, çoğu zaman bireyi kalabalığın ortak ritminden koparır. İnsan, anlamadığı şeyden korkar; anlaşılmadığını hisseden zeki birey de zamanla kendi kabuğuna çekilir. bu çekilme, başlangıçta bir savunma mekanizmasıyken, zamanla kronik bir yalnızlığa dönüşür.
Toplumsal uyum, büyük ölçüde ortak paydalarda buluşabilme becerisine dayanır. İnsanlar hava durumundan, günlük dertlerden, popüler kültürün dayattığı sıradan meselelerden konuşarak birbirine yakınlaşır. Bu sıradanlığın içinde bir tür güven vardır; çünkü ortak sığlık, kimseyi rahatsız etmez. Zeki ve derin düşünen insan ise bu sığ sularda yüzmekte zorlanır. onun zihni sürekli olarak anlam arayışındadır; küçük bir dedikodunun ardındaki psikolojik motivasyonu, bir esprinin altındaki gizli saldırganlığı ya da bir toplumsal kuralın tarihsel kökenini sorgular. Bu sorgulama hali, onu sohbetin doğal akışından koparır. Karşısındaki insan, bu kopukluğu soğukluk ya da kibir olarak algılar. Oysa durum tam tersidir; zeki insan çoğu zaman fazla empatiktir, fazla anlayışlıdır, fakat bu anlayışını günlük dilin kalıplarına sığdıramaz.
Bu noktada, zekânın getirdiği bir başka yük devreye girer: varoluşsal kaygı. Ortalama bir insan, günlük...
Kaliteli insan olmanın bedelini kimse konuşmaz. İyilik, dürüstlük, derin düşünme gibi erdemlerin getirdiği bir ağırlık vardır; bunu taşıyanlar bilir ama anlatamaz. Anlatsa da karşısındaki hissetmedikçe bir anlam ifade etmez. Çünkü hissedilmeyen bir şeyin önemi yoktur; bu, insanın en acımasız gerçeklerinden biridir.
Utanma duygusu, bu yükün en sessiz köşesinde durur. Kaliteli insan, başkalarının yüzüne vurmadan, kendi içinde utanır. Başkasının sahteliğinden, yüzeyselliğinden, incelikten yoksun tavrından utanır. Oysa utanması gereken kendisi değildir; ama derinlikli insan, başkasının ayıbını kendi vicdanında taşır. bu, onun seçimi değil; doğuştan gelen ve ne yaparsa yapsın üzerinden çıkaramayacağı bir özelliktir. Tıpkı zekâ gibi, tıpkı empati gibi. İnsan, doğuştan sahip olduğu yetenekler kadar ilgi çekici bir şey tanımaz bu hayatta; ama aynı yetenekler onu yalnızlığa da mahkûm eder.
Yalnızlık, kaliteli insanın görünmez arkadaşıdır. Çevresinde insanlar vardır; konuşur, güler, paylaşır. fakat bir noktadan sonra fark eder ki kimse onun gördüğü katmanları görmüyor. O, bir konuşmanın içinde derinleşmek ister; karşısındaki yüzeyde kalır. O, bir soruna tanı koyup çözüm üretmek ister; karşısındaki sadece şikâyet eder. zamanla anlar ki bu dünyada en büyük yalnızlık, kalabalıkların içinde tek başına düşünen olmaktır. Bu yalnızlık, seçilmiş bir yalnızlık değildir; dayatılmıştır. Ama bir yandan da onu besler. Çünkü düşünmek, bir amaç olabilir; hatta belki de en doğru amaç...