Benimde en sevdiğim filmlerden biri olan "The Piyanist" hakkında son zamanlarda çok fazla yahudi propagandası yorumu aldım. İzleyicilerin ilk başta filme karşı ön yargılı davranması ve batı ürünü diye nitelendirmesi gayet normal. Kendim böyle olduğuna inanmıyorum ve bu konuya bir açıklık getirmek istiyorum. Bu film 2. Dünya savaşındaki çaresiz bir piyanistin hikayesini anlatır. Bu film tamamen bir hayal ürünü değil, gerçekten de zamanında Polonya'nın ileri gelen piyanistlerinden olan Wladyslaw'ın hikayesinden alıntıdır. İşte bu hikayenin aslında gerçekten yaşanmış ve bir propaganda olmadığını gösteriyor.
Düşün ki lahmacun yemekten haz alıyorsun. Tadı hoşuna gidiyor. Ancak bunu sonsuza kadar yapamayacaksın. Bir gün öldüğünde o tüm yaşadığın zevkler yok olucak. Lahmacunu yediğin an önemlidir yalnızca. Zevkler anlıktır ve anlık yaşayacaksın. An bittiğinde zevkte biticek. İnsan doğası gereği sonsuza kadar durmaksızın bir zevki yaşayamaz. Koşmak senin için bir zevkse yorulduğun an duracaksın. Bitecek. Anı yaşayın gençler. Yok olacağız çünkü. Senin yaşadığın zevk yalnızca senindir. Ben senin o an yaşadığın hazzı yaşayamam. Kısacası zevkler anlamsızdır. Zaten anlamı olan ne bıraktınız ki ?
Kitap okumak insanı daha zeki yapmadığı, kitap okuyan herkesin zeki olmadığı ve her zeki insanın kitap okumadığı gibi, kitap okumamak da insanı cahil yapmaz.
Düşünmek, merak etmek, sorgulamak, şüphe duymak, yorumlamak, değerlendirme yapmak, tespit yapmak, analiz etmek, çıkarımlarda bulunmak, düşünce ve fikir üretmek, hayal kurmak gibi her şey; duygusal, düşünsel ve zihinsel keşif ile doğruya ve gerçeğe ulaşmak için erdemli ve anlamlı olan, cehaleti kökünden söküp atan unsurlardır.
Ve bunlar insanı kitaplardan daha tepe bir noktaya çıkarır; çünkü bunlar bizimdir, bize aittir. Oysa kitaplar, başkalarının düşüncelerini beyne tıka basa doldurmaktan farksızdır. İnsan kendi aklının ekmeğini yiyorsa cahil değildir. Kitap insanı entelektüel yapabilir ancak bu, bilgi hamallığından ve malumatfuruşluktan başka bir şey değildir.
Düşünün. İyiye, doğruya ve güzele başkalarının kanaat ve takdiriyle değil, kendi düşüncelerinizle ulaşın. Başkalarının peşinden gitmek yerine kendi yolunuzdan ilerleyin.
Fikrimce üç film içinde en iyi oyunculuğu yapan Marlon Brando.
En iyi oyunculuğun sergilendiği sahne ise Don Vito Corleone'nin düğünde odasına gelen levazımatçının Vito'nun kulağına eğilip bir şeyler söyledikten sonra, Vito'nun sol el parmağını yüzüne yakın tutması ve o sırada Vito Corleone'nin gözlerinin levazımatçıyı takip etmesiyle levazımatçının nerede durduğunu, kamera levazımatçıyı göstermeden de anlıyor oluşumuz; üçlemenin en iyi oyunculuğuydu.
Al Pacino ilk filmde muazzam oyunculuk yapmış. İkinci filmde ise Robert De Niro da bu oyuncular arasında hiç sırıtmamış. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: Biri Robert De Niro, diğeri Al Pacino olmak üzere sinema tarihinin en iyi iki oyuncusunun buluştuğu dört filmden en iyisi: The Godfather Part II.
Özellikle The Godfather'ın ilk filmini, sadece sinemanın en iyisi olarak değil, aynı zamanda bütün sanat dalları içerisinde en tepelere yerleştiririm. Bunun edebiyat versiyonu ise Karamazov Kardeşler. Her ikisi de aşmış iki sanatsal yapıttır ve bunların üzerine çıkmak inanılmaz zordur.
Kendim 12-13 yıldır kısa filmler çeken bir yönetmen olarak, kendi sanatıma en yakın film, The Godfather'ın ilk filmidir.
İkinci film teknik açıdan birinci filmden daha iyi olsa da, birinci film sanatsal anlamda üzerine çıkılmasının bir hayli zor olduğu bir filmdir.
Eğer üçüncü film, tıpkı birinci ve ikinci film arasındaki gibi, iki yıl süreyle piyasaya...
Yaklaşık 12 yıldır dizi izliyorum ve bir dönem her günümü dizilerle birlikte geçirdim. Burada dizi bilgisi en yüksek insanlardan biriyim.
Her televizyon dizisinin belli bir kalitesi vardır. Subjektif zevklerimiz olduğu gibi objektif olarak bakıldığında bir dizi ile ilgili ortada kolektif bir kaliteden söz edebiliriz. Bir dizinin kalitesinden söz etmek, onu yorumlamak için de objektif olup ayrım yapmamak gerekmektedir. İnsanlara kalite aşılamak, kötü diziler izlemelerini engellemek, bilinç oluşturmak için, izlenmemesi gereken kötü dizileri ve onların yerine izlenmesi gereken kaliteli, iyi dizileri yazacağım.
İlk olarak izlenmemesi gereken kötü dizilerden bahsedelim:
1) Teen Wolf: Sadece ergenlerin sevebileceği, alt tabaka, vampirli kurt adamlı ergen dizisi. Bu diziyi izleyenlerin yaş ortalaması 13-19'dur.
2) The Vampire Diaries: Teen Wolf'a nispeten daha izlenesi bir dizi olsa da Teen Wolf gibi sadece hormonlara hitap eden kötü ve kalitesiz bir vampir dizisi.
3) Supernatural: Gerçek dışı olayların yaşandığı, herhangi bir kalite unsuru barındırmayan Supernatural, izlenmemesi gereken kötü bir dizi.
4) The Walking Dead: Bu da sadece hormonlara hitap eden, ilk sezondan sonra bozmuş bir zombi dizisidir. Bu diziyi 4. sezona kadar zorla izledim. Çok sıkıcı bir hal almaya başladığı için bıraktım. Bu benim izlediğim ilk yabancı diziydi ve en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyordum. Şimdi en kötü dizilerden biri...
The Wire, The Sopranos, Oz gerçekten çok iyi; en iyi 5 dizi listemde üç sırayı işgal eden kaliteli diziler. Bu üç diziyi izledikten sonra diğer diziler iyi diziler de olsa seyirciye yavan gelecektir. Dizi bilgim bir hayli yüksek olduğu için bu üç diziyi izlemiş insanların beğenebileceği 10'a yakın dizi var. Bu diziler kategorilerinde en iyi dizilerdir.
Breaking Bad
Muhtemelen izlediğiniz bir dizi fakat bu üç dizinin kalitesine en yakın dizi Breaking Bad. Muhteşem bir sanatsallık örneği. Adını vermeden geçemezdim. En iyi 5 listemde. Televizyonda çok yeni teknikler sunan Breaking Bad; bireysel psikolojiyi inceleyen, karakter analizinin belki de en iyi yapıldığı dizi. Bir Tony Soprano kadar iyi işlenmiş karakter var karşımızda: Walter White.
Six Feet Under
Ölüm ile ilgili daha iyi bir dizi izlediğinizi düşünmüyorum. Hayat, ölüm ve aforizmalar. Six Feet Under, içerisinde kendinizden bir şeyler bulabileceğiniz, kendinizi yakın hissedeceğiniz duygusal bir dizi. Çok iyi aforizmaları var. En iyi 5 dizi listemde kendine yer bulan bir dizi Six Feet Under.
Dekalog
Daha dramatik bir dizi izlemedim. Dizi kalbinizi zamanla acı ile doldurarak esir alıyor. Varoluş kaygısına sürüklüyor. Dizi hayatın anlamını arıyor ve izleyiciye acı veriyor. İlk 5'e giremese de Dekalog listemde 6. sırada.
Prison break: harika bir ilk sezona sahip bu dizinin 3. Ve 4. Sezonu berbat ötesidir. İlk sezonu ciddi anlamda her aksiyon severin izlemesi gereken, sürükleyici bir sezon. Ancak her sezon daha da kötü bir hale gelmeyi engelleyememiştir. Bu dizinin ikinci sezonu da 3. Ve 4. Sezona göre nispeten izlenilesi olsa da, 3. Ve 4. Sezon ile berabat ötesi olmaktan kurtulamamıştır.
The walking dead: ilk sezonla mükemmel bir giriş yapmıştır diziler dünyasına the walking dead. Hızlı, seri, bol aksiyon, bol macera, koşan zombiler, kargaşa, insanlar arası kavga, birbirine güvenmeyen insanlar topluluğu, kan, şiddet derken ortaya harika bir ilk sezon çıkmıştı. 2. Sezonu da sonraki sezonlara göre nispeten izlenilesi olsa da, 2. Sezondan son sezona kadar yıllarca çöp bir dizi olmaktan kurtulamamıştır.
Oz: oz, gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biridir. Dexter, twd ve prison break kalibresinde değildir asla. Ancak oz, her ne kadar harika bir dizi olsa da sonradan bozmuş ve mantık hatalarıyla dolu bir dizi olmuştur. Kendi içinde bozmuş bir dizi olduğu için oz'u ekleme gereği duydum. Son sezonlarını tek tek ele aldığımızda bile yine de bir çok diziden daha iyidir, son sezonları asla çöp değildir ancak oz, son sezonları ile bozmuştur. Bozduğu için eklemek istedim. Tekrar söylüyorum, çöp değildir asla,...
1) dekalog: kieslowski'nin adeta bir dostoyevski romanını anımsatan bu eserini, varoluş kaygısı yaşayanların izlemesi gerekmektedir. Dizi hayatın anlamını arayan, yalnızlık çerçeveli, izlediğim en dramatik dizidir. Buram buram kasvet kokan dekalog, öyle zannediyorum ki dram dizileri içindeki en iyi eserdir.
2) chernobyl: vurucu bir dram dizisi. Pripyat çernobil kazasında yaşananları ve sonrasını objektif ve bir hayli dramatik bir yapıda yansıtıyor. Belgesel gibi bir dizi izliyoruz. Acılar, yaşananlar, dram, o anların tek tek içine sokuyor seyirciyi. Bugüne kadar pripyat çernobil kazasıyla ilgili (bunlara belgeselleri de ekleyelim) yapılmış en iyi eser. Vurucu, yıkıcı bir yapıt.
3) breaking bad: bana televizyonda sanatın karşılığı hangi dizidir diye sorsalar, breaking bad derim. çok ince bir dram dizisi. özellikle bazı bölümler, örneğin ozymandias adlı bölüm, bir drama nasıl yapılır niteliğinde ders adeta. Karakter analizinin en iyi yapıldığı, karakterlerin bir nakış gibi işlendiği bu dizi, dramatik yapıyı çok iyi kuruyor ve yer yer izleyenleri bir hayli hüzünlendiriyor.
4) six feet under: dizinin sadece final bölümü son 10 dakikası bile başlı başına en dramatik dizilerden biri olmasını sağlıyor six feet under'ın. ölüm teması insan doğasında en dramatik şeylerden biridir ve six feet under ölüm temasını işleyen tek dizidir belkide. Ya da bu kadar kaliteli işleyen ender bir dizidir.
İki diziyi de izlemiş biri olarak iki dizi arasındaki farkları ve benzerlikleri yazmak istiyorum. Breaking bad bireysel psikolojiyi inceler. Karakter analizleri önemlidir, karakterlerin içsel dünyasını yansıtır. The wire toplumsal odaklıdır. Karakterler üzerinden sosyolojik çıkarımlar yapar. Breaking bad gerçekçidir, ağırdır. Mantık hatası bulundurmaz. The wire gerçektir. Yaşanan coğrafyayı, şehri, insanları ve suçları anlatır. Dizide oynayan bazı suçlular gerçekten baltimoreda suç işleyen karakterlerdir. Breaking bad karakterleriyle bir gece geçirmek istersiniz dışarıda ya da evde. The wire karakterleriyle aynı ülkede bile yaşamak istemezsiniz. The wire, senaristinin 10 yıl boyunca baltimoreda gazetecilik yapıp diziyi öyle yazdığı bir yapıttır, breaking bad kadar muazzam bir kurgu yapılmamıştır. Breaking bad'de marie gibi ifrit olduğunuz karakterler vardır, the wireda kimseye ifrit olmazsınız. Karakterler kötü de olsa hoşunuza gider. Breaking bad harika bir sanat eseridir, the wire okullarda okutulan bir derstir. Televizyonu icat eden adam bu iki dizi yayınlansın diye icat etmiştir. The wire hem hayatınızı anlamsızlaştırır hem de hayatınıza anlam katar. Karakterlerin birbirlerini keklik gibi öldürdüğü, suçun bozuk para gibi olduğu bir yapıtta hayatınızın önemi artar. Diğer bir husus, kimi zaman hayatınızın anlamsızlaşması, böyle gerçekçi bir yapıtı böylesine vurgulu, ideolojilerden sıyrılmış, dalaverelerin döndüğü, sapkın bir dünyayı izleyip çıkaracağınız derslerin hayatınıza getirilerinin ufak şeyler olması. İdealist bir insan olarak...
Yaklaşık 12 yıldır dizi izliyorum ve bir dönem her günümü dizilerle birlikte geçirdim. Burada dizi bilgisi en yüksek insanlardan biriyim.
Her televizyon dizisinin belli bir kalitesi vardır. Subjektif zevklerimiz olduğu gibi objektif olarak bakıldığında bir dizi ile ilgili ortada kolektif bir kaliteden söz edebiliriz. Bir dizinin kalitesinden söz etmek, onu yorumlamak için de objektif olup ayrım yapmamak gerekmektedir. İnsanlara kalite aşılamak, kötü diziler izlemelerini engellemek, bilinç oluşturmak için, izlenmemesi gereken kötü dizileri ve onların yerine izlenmesi gereken kaliteli iyi dizileri yazacağım.
İlk olarak izlenmemesi gereken kötü dizilerden bahsedelim.
1) teen wolf: sadece ergenlerin sevebileceği, alt tabaka vampirli kurt adamlı ergen dizisi. Bu diziyi izleyenlerin yaş ortalaması 13-19'dur.
2) the vampire diares: teen wolf'e nispeten daha izlenesi bir dizi olsa da, teen wolf gibi sadece hormonlara hitap eden kötü ve kalitesiz bir vampir dizisi.
3) supernatural: gerçek dışı olayların yaşandığı, herhangi bir kalite unsuru barındırmayan supernatural, izlenmemesi gereken kötü bir dizi.
4) the walking dead: bu da sadece hormonlara hitap eden, ilk sezondan sonra bozmuş bir zombi dizisidir. Bu diziyi 4. Sezona kadar zorla izledim. çok sıkıcı bir hal almaya başladığı için bıraktım. Bu benim izlediğim ilk yabancı dizi ve en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyordum. şimdi en kötü dizilerden biri...
Nezaketin, sabrın, hoşgörünün, alçakgönüllüğün, zekanın, iyi niyetin, anlayışın kendilerinden ve düşüncelerinden son derece emin insanların bile savunma mekanizmalarını ve kararlarını önemli ölçüde etkileyebilir ve değiştirebilir, ahlaksal kapasitenle insanlara iz bırakabilir, onların düşünce ve fikirlerinin yanlış olabileceğini öğretebilirsin. Mesele bir çocuğun suçlu olup olmaması değildir. Düşünme ve sorgulamanın gücüdür.
Jüri üyelerinden biri aşağılık kompleksi ile çocuğun suçlu olduğunu canı pahasına savunur. Aşağılık kompleksinin bir insanın hayatında ne kadar derin yaralar açabileceğine dair bir örnektir. Ve sonunda haksız olabileceğini kabullenmek zorunda kalır. çocuk suçludur ya da değildir. Mesele sonuçtan ziyade, o sonuca giden yolun ne kadar ahlaki olup olmadığıdır. Verileri ahlaka uygun toplamak, sonucu ahlaka uygun karar vermek zorundayız. Değerleri olan bir insan yolun ne kadar kirli olacağını önemsemeden sadece sonuç odaklı düşünmez.
Jüri üyemiz herkese anlayışlı ve iyimser yaklaşır. Aslında zekadan çok onun iyi, güzel ve ahlaki yönlerinin bir yansımasıdır herkesi kendisi gibi düşünmeye ikna etmesi. Mutlu bir toplum için refahtan ve ekonomiden ziyade toplum ahlakının ne derece önemli olduğuna dair bir öngörü. çünkü filmin sonunda herkes mutluydu. Ahlaki bir problemi çözdüler. Ve bu o grubun mutluluğunu artırdı. Bir toplum fakir bile olsa ahlaklı bir toplumsa eğer, o toplum mutludur. Ayrıca insan hayatındaki bir sorunu çözdüğünde acısı azalır, rahatlar, mutlu olur.
Dizi tatava yapmıyor. İzleyiciyi çekmek için merak unsurunu yükseltmiyor. Olanı olduğu gibi gösteriyor. Bir sonraki bölümü izlemek için ipucu vermiyor.
Dizi çok maskülen, bana göre kadın izleyici oranının erkeklere göre en az olduğu dizi. Kadınsal ögeler kullanmamışlar diziyi kadınlara izletmek için.
Sokak dili ile konuşuyorlar. Suçlular beyefendi rolüne yatmıyor.
Yapıt, karakter iyi ya da tam kötü demiyor. Bir karakter kötüdür ya da iyidir yargısına varmıyor kendi içinde. Gerçekçi olduğu için suçlular gerçek hayatta nasılsa onu gösteriyor. İyi ya da kötü olduğu yargısına sen varıyorsun izleyici olarak.
Karakterlerden nefret de etmiyorsun sempati de duymuyorsun. Ben diziyi izlerken kimseye "orospu çocuğu" demedim. çünkü dizi sana olayları taraflı anlatmıyor, nefret et ya da sev demiyor.
O gerçekçiliğin için de sosyolojik çıkarımlar yapan bir sosyolog gibisin.
Omar little haricinde bağ kurabileceğin neredeyse hiçbir karakter yok. Unutma sosyologsun, duygusal yaklaşamazsın.
Oz ve the sopranos izleyenler bunu da izler. Birbirine yakın üç dizi.
Yapıt anti kahraman kaynıyor. özellikle omar little.
Dizinin hiçbir tabusu yok. Mesela bir komedi dizisinde eşcinsel karaktere espiritüel yaklaşılabiliyor. Eşcinselliği yermese bile toplumun eşcinselliğe olan agresif tavrı hissediliyor. Bu dizide o hiç yok. Eşcinselliği...
The wire, kolay olanı tüketmeye alışık seyircinin önüne konulan bölüm sonu canavarıdır. Breaking bad, the sopranos, six feet under, game of thrones gibi yapımlar nispeten daha kolay tüketilen televizyon dizileri olmalarına karşın the wire, ağırlığı ve gerçekçiliğiyle adeta seyirciyi zorlar. Hiçbir popülist öge barındırmayan the wire, bugün okullarda ders olarak okutulan bir yapıttır. Bunu anlattığı şeylerin gerçekçiliğinden, kokuşmuş bürokrasiyi en iyi şekilde göstermesinden, küçücük çocukların bile uyuşturucu sattığı bir dünyayı gözler önüne sermesinden dolayı başarmıştır.
Breaking bad gibi bir yapıt değildir. Breaking bad her ne kadar the wire ile birlikte izlediğim en iyi dizi olsa da, popülist ögeler, reyting kaygıları, estetik kaygısı güder. The wire da reyting ve/veya estetik kaygısı yoktur. Olanı olduğu gibi anlatır. Game of thrones, breaking bad, black mirror, sherlock gibi kaliteli yapımlar popülist ögeler içeren popülist yapımlar olmayı başarmışken, the wire yayınlandığı dönem kimsenin yüzüne bakmadığı, hiçbir ödül kazanamadığı bir dizidir. Fakat şuan imdb 'de puanı en yüksek dizilerden biridir. örseleyici bir gerçekçilik sunuyor the wire seyircilere. Felsefik bir kaygı gütmemesine rağmen çok felsefik bir dizi. Yapıtta artistik silah çekmeler yok. Karakterler kahraman değil, hepsi antikahraman. Seyircinin hoşa gitmesi için çekilmiş hiçbir sahne yok. Omar little dışında bağ kurabileceğiniz, "işte bu benim karakterim" diyebileceğiniz bir karakter...
Kieslowski sinemanın zirvesidir. O eserlerini seyircinin önüne yoğun bir kasvet ve acıya bulayarak sunar. çok yüksek perdeden olmasa da yapıtlarında anlam bulmak mümkündür. çünkü sadelik bazen müthiş bir şeydir.
Dekalog'da başardığı şeyi ancak bir deha başarabilir. Dekalog'da başarmış olduğu şey sinema/tv'deki en iyi iş. O bantta daha iyisi yapılmadı.
Kubrick'in dekalog'daki performansıyla taktirini kazanmış bir yönetmen kieslowski:
"büyük sinemacıların eserlerinin belli bir yönü üzerinde durma konusunda hep isteksiz olmuşumdur çünkü bunun, eseri kaçınılmaz olarak basitleştirme ve indirgeme ihtimali vardır. Fakat kieslowski ve yardımcı yazar piesiewicz'in senaryolarını içeren bu kitapta fikirlerden sadece bahsetmek yerine bunları dramatize etme konusunda çok ender rastlanan bir yetenekleri olduğu gözlemini yapmak yersiz olmaz. Kastettikleri şeyi dramatik bir eylemle anlatarak, seyircinin, anlatılanın ötesinde gerçekleşen şeyleri keşfetmesi gibi bir kazanca da sahip oluyorlar. Bunu öyle hayranlık verici bir yetenekle yapıyorlar ki fikirlerin ortaya çıkışını farkedemiyor ve ancak çok sonraları kalbinize ne kadar derinden nüfuz ettiklerini anlayabiliyorsunuz."
En iyi call of duty oyunu, call of duty 2, call of duty: modern warfare 2, call of duty 4: modern warfare'dan biridir. Nedenlerine değinip oynadığım bütün oyunları değerlendireceğim.
Call of duty (ilk oyun): ilk çıktığında devrim gibi oyundu. çok yenilikler içeriyordu. Oyunu yapan ekip medal of honor'dan gelmeydi ve moh oyunları da call of duty gelene kadar devrim niteliğindeydi. Bu oyunu oynadım. Gayet güzel bir oyun.
Call of duty 2: ikinci dünya savaşını adeta yaşatan bir oyundur. Harika atmosfer, aşırı yenilikçi oyun. Oyun çıktığında fps tarihinde öyle bir oyun görülmemişti. Oyunun atmosferi çok iyiydi. Oyun rusya bölümlerinde sizi üşütüyordu. Normandiya çıkarması çok zor bölümdü. Ben ilk oynadığımda bölümü 10 defaya yakın geçememiştim. Rusya bölümleri harikaydı. Ruslar fakirlikten bomba yerine patatesle talim yapıyorlardı. Oyunun sonu da etkileyiciydi. Captain price omzunda taşıyordu bizi.
Call of duty 4: modern warfare: bu oyunda call of duty 2 gibi yeniliklerle dolu bir oyundu. Hikayesi ve atmosferi çok iyiydi. Bu oyundaki pripyat çernobil bölümü bütün oyunlar içerisinde en iyi oyun bölümüdür. çıktığında herkes bir devrim olarak görüyordu oyunu. Yepyeni şeyler vardı.
Call of duty: world at war: ben bu oyunu pek beğenmedim ama güzeldi. Oyunun optimizasyon sorunları vardı, bilgisayarımda kasıyordu. Bence call of duty'nin ilk...
Oyun varoş mahallelerde intikam uğruna öldürdüğümüz karakterlerle geçiyor. Sinema izletisi gibi oyun. Sinematik sahneler ve diyaloglar sinematik düzlemde fotoroman olarak veriliyor. Bu da anlatımı kuvvetlendiriyor. Bir hayli mistik bir havası var oyunun. öldürmek için gittiğimiz mekanlar fazlasıyla varoş. Atmosferi derinleştiren bir yaklaşımla mekanları varoş mahalleler olarak seçmişler. Mesela oyunun bir yerinde yatakları titreştiren bir düğme var. Seks yapan insanlar fantazi olarak kullanıyorlar bunu. Oyunda kimsenin seks yaptığını görmüyorsun, biliyorsun. Varoşluk güzel verilmiş oyuncuya. Max evinde odalar arasında öldürülmüş eşi ve bebeğini arıyor, eşi ve bebeği ağlıyor. Max diye bağırıyor, ama max olarak bir türlü bulamıyoruz eşini. Mekanlar atmosfere çok uygun. Epik bir anlatım katmış bu oyuna. Ben çok dramatik bir film izliyor ve fotoroman okuyormuş gibi hissettim oyunu oynarken. Müzikler bu atmosferin ruhuna çok uygun. öldürmeye çalıştığımız boss karakterler çok iyi, kafayı sıyırmış deli karakterler. Oyun suç üzerine kurulu. Düşmanlarımızın hepsi suçlu karakterler. Uyuşturucu işin içinde. Mesela bir sahnede uyuşturucu çekmiş yoksul bir adamla bir tuvalette karşılaşıyoruz. üzeri kirli bir adam yere çömelmiş uyuşturucu etkisinde kendi kendine konuşuyor. Mekanın varoşluğuyla birleşiyor bu ve ortaya cidden çok iyi bir ambiyans çıkıyor. Bu arada max'in eşi ve bebeği oyunun başında öldürülüyor. Spoiler değil yani. Oyunda beğenmediğim tek şey max'in ekşi suratı. Resmen...
Yaklaşık 12 yıldır dizi izliyorum ve bir dönem her günümü dizilerle birlikte geçirdim. Burada dizi bilgisi en yüksek insanlardan biriyim.
Her televizyon dizisinin belli bir kalitesi vardır. Subjektif zevklerimiz olduğu gibi objektif olarak bakıldığında bir dizi ile ilgili ortada kolektif bir kaliteden söz edebiliriz. Bir dizinin kalitesinden söz etmek, onu yorumlamak için de objektif olup ayrım yapmamak gerekmektedir. İnsanlara kalite aşılamak, kötü diziler izlemelerini engellemek, bilinç oluşturmak için, izlenmemesi gereken kötü dizileri ve onların yerine izlenmesi gereken kaliteli iyi dizileri yazacağım.
İlk olarak izlenmemesi gereken kötü dizilerden bahsedelim.
1) teen wolf: sadece ergenlerin sevebileceği, alt tabaka vampirli kurt adamlı ergen dizisi. Bu diziyi izleyenlerin yaş ortalaması 13-19'dur.
2) the vampire diares: teen wolf'e nispeten daha izlenesi bir dizi olsa da, teen wolf gibi sadece hormonlara hitap eden kötü ve kalitesiz bir vampir dizisi.
3) supernatural: gerçek dışı olayların yaşandığı, herhangi bir kalite unsuru barındırmayan supernatural, izlenmemesi gereken kötü bir dizi.
4) the walking dead: bu da sadece hormonlara hitap eden, ilk sezondan sonra bozmuş bir zombi dizisidir. Bu diziyi 4. Sezona kadar zorla izledim. çok sıkıcı bir hal almaya başladığı için bıraktım. Bu benim izlediğim ilk yabancı dizi ve en iyi dizilerden biri olduğunu düşünüyordum. şimdi en kötü dizilerden biri...
Tarihte türklerden zararlı, kötü, yoz bir şey çıkmamıştır. Türkler her zaman büyük oranda onurlu, erdemli, bilge bir millet olmuştur. Tarihte türklerin yaşantısı her zaman bütün bilgeliklerin toplamı olmuştur, her soruya cevap olmuştur. Bu derin, anlamlı tümceyi dile getirmek de bir türk'e nasip olmuştur. Türkler felsefe ve sanatla ilgilenmemişlerdir çünkü onlar toprağı muhafaza etmekle, savaşıp adaleti sağlamakla, ahlaki ve manevi olarak mükemmele yakın bir yaşantı sürmekle meşguldüler. Hiçbir zaman lüks içinde yaşayıp, zayıflamamışlar, kılıçlarını her zaman keskin tutmuşlardır. Türklerin felsefesi ve sanatı yaşantılarında olmuştur her zaman. Bakmayı ve yorumlamayı bilen insan tarih sahnesinde türklerden çok derin ve anlamlı şeyler çıkarır. Onur, ruh güzelliği, ahlak, doğruluk, saygı, sevgi, tevazu, nezaket, incelik, akıl, zeka, iyilik, bilgelik gibi çok değerli şeyleri içlerinde taşıyan münevver bir millet olmuştur türkler her zaman. Günümüz türk toplumunun bu geçmişi hak etmediği ise doğrudur.
Vito corleone'nin ölüm sahnesi üç film içindeki en iyi ve en doğal sahnedir. Portakal kabuklarıyla torununu korkutması, torununun sanki rol icabı değil de gerçekten korkması, vito corleone fenalaşıp düştüğünde torununun gülmesi, suyu dedesinin üzerine sıkması, kameranın tüm bunları karşıdan çekmesi muazzam bir sahnedir.
Luca brasi'nin ölüm sahnesinde düşmanlarının luca brasi'nin boğazına iple çökmesi, öldürürken adamın dilinin yanaklarından fırlayacak gibi olması, yüzünün ve gözlerinin kızarması, yüzünün aldığı şekil, luca brasi'nin direnmesi ancak düşmanların buna izin vermemesi de doğal ve gerçekçi bir sahnedir.
Michael corleone'nin restoranda polisi ve diğerini vurmadan önceki gerilim, michael'ın yüz ifadesi, ikisini vurduktan 8-10 saniye kadar sonra cesetlerin yavaşça, doğal ve gerçekçi bir biçimde yere düşmesi de güzel detaylardır.
İlk sahnelerde vito corleone'nin yanına gelen karakter, vito'nun gözünün önünde konum değiştirir. Ama bu sahneyi çekmez yönetmen. Karakterin hareket ettiğini, marlon brando'nun diğer karaktere konumlanmış hareket eden gözlerinden anlarız.
Michael corleone'nin hastanede dayak yediği sahne, yani yumruğu yiyişi ve bu darbeden sonra bayılır gibi kendini bırakması son derece gerçekçidir. Gerçek hayatta daha önce hiç kavga etmemiş zayıf bir insanın vereceği tepkiyle neredeyse aynıdır.
İhanet eden bir adamı götürüp şehirden uzak, buğday tarlalarının olduğu yerde, aracın içinde, bir elin silah çıkararak vurması, kameranın bunu önemsiz bir sahneyi kayda alıyormuş gibi...
Boksu çok severim. Bir spordan fazlasıdır bana göre. Sporcunun kendini en yalnız hissettiği ve dünyanın en bireysel sporudur. Pek çok boksör, bir çok boks maçı izledim. Floyd patterson, rocky marciano, joe fraizer, george foreman, sonny liston, mike tyson, muhammad ali ve aklıma gelmeyen boksörleri izledim. Muhammad ali'nin çoğu maçını youtube'dan izledim. Muhammad ali'nin hayatını anlatan belgeseller de izledim. Diyebilirim ki muhammad ali kadar boksu estetik bir şekilde icra eden kimseyi izlemedim. Ali boks değil, sanat yapıyordu. Ve yine muhammad ali kadar iyi, hızlı ve seri bir boksör de izlemedim. Bir saniye içinde bir kaç yumruk vurabiliyordu rakibine. Bu ağır siklet bir boksör için çok ama çok zor bir şeydir. Tüy sikletler kadar hızlı ve seriydi muhammad ali. Ben maçlarını izlerken başka hiçbir boksörden bu kadar estetik zevk almadım.
Boks 1960-1970'lerde dünyada en çok sevilen ve takip edilen spordu. Boksun altın çağı diye tabir edilir 1970 ler. Tek maçtan milyon dolarlar kazanılan, boks maçlarının tvlerde reyting rekorları kırdığı zamanlar. Ve 60'lar ve 70'ler tabir yerindeyse, goril kadar güçlü ve korkutucu boksörlerin olduğu yıllardı. Earnie shavers, foreman, fraizer, liston, patterson gibi boksörler çok çok iyi boksörlerdi. Bu adamların boks maçlarını izledim ve iddia ediyorum bu adamlar günümüzdeki bütün boksörleri devirirler. Boksun boks...
Tarihte gerçekten üzüldüğüm insanlar ve olaylar olmuştur. Malcolm x ölümüne en çok üzüldüğüm insanlardan biridir. Dünya çapında bilinirliğe sahip olma, iyi ve güzel şeyler başarma ihtimaline sahipti. Yolunu kestiler. öldürülmeseydi kendisi bir çok insanın ismini duyduğunda saygıyla anacağı bir insan olacaktı. ırkçılığa karşı duruşu ve herkeste bulunmayan özel şeylere sahip oluşu takdirimi kazanmıştır.
Malcolm x 20. Yüzyılın en iyi ve en çok liderlik vasfına sahip insanıdır. Hitabet yeteneği olan zeki bir adamdı. Kitlelere coşku verebilen, doğruyu ve gerçeği anlatmaya çalışmış, hayatını insan haklarını savunmaya adamış bir insandı. Değerleri vardı.
Bir röportajda, malcolm x'in döneminde yaşamış bir adam:
"hitap ettiği insanların düşüncelerini ve enerjilerini alıp bizlere geri vermesi ve bizi hayatımızda hissettiğimizden daha güçlü, daha kuvvetli hissettirmesiydi. Kötü durumumuzu, ikinci sınıf vatandaş olarak davranılmamızı ortadan kaldırıp bizi dünyanın zirvesinde gibi hissettiriyordu. Sinirinden yakıp yıkmak isteyen insanları, yapıcı olmak isteyen insanlara çevirebiliyordu."
"asla kimseden sert bir şekilde nefret etmedim" diyerek insancıl oluşunu belli etmiştir.
şu sözüyle birlik olmanın önemini anlatmıştır:
"eğer size bir tokat atsam hissetmezsiniz bile çünkü parmaklarım ayrılmış durumda. Fakat size haddinizi bildirmek için yapmam gereken tek şey parmaklarımı bir araya getirmek."
şu sözüyle de korkusuzluğunu:
"endişelenmiyorum. 20 yıl önce öldüğüne inanan bir adamım ve ölü bir adam gibi yaşıyorum....
Ahlaklı, duygusal, manevi, aza tamah eden, aç kalabilen, hisli, zeki, cesaretli, harama el uzatmayan, sadık, sahibi ve koruması gereken her şey için canını verebilecek, gözüpek, güçlü, ciddi, çocuklara ve masumlara zarar vermeyen, korumacı, şerefli, söz dinleyen, utanan, hızlı, çevik, eğitilemez çünkü eğitilerek bu hale gelmiş, ağırbaşlı, cana yakın, akıllı bir köpektir. Hiçbir köpeğin kangal karşısında şansı yoktur.
Türkler orta asya'dan anadolu'ya gelirken yanlarında iki şey getirdiler: atlar ve kangallar. Türkler kangalları yıllarca yetiştirdiler, onlara baktılar. Türkler nasıl bir ahlak ve maneviyata sahiplerse, kangallara da onu öğrettiler. Zorlu koşullarda yiyecekleri sınırlıydı türkler'in. Bugün kangallar kuru bir ekmeği bile yiyebiliyorlar. Koca cüsselerine rağmen az ile yetinebiliyorlar.
Bütün köpekler içinde en değerli olandır kangal. Bize Türkler'den mirastır.
Breaking bad, bu çağda gördüğümüz tüm klişelikleri bir kenara atarak, sana düşünmen gerektiğini söylüyor ve buna bağlı olarak kalbinde gerçekleşecek duygusal fırtınaların kıvılcımını oluşturuyor. Basit bir olay örgüsünden yüzlerce kovalamacalar, küfürlü cümlelerle birlikte süslü replikler, arka plandaki acıklı bir müzikle 3 dakikalık ölüm sahnelerini göremezsin breaking bad'de. Bu dizi, yeni bir sanat akımı başlatacak kadar teknik sunuyor insanlara. Televizyonun buram buram klişe koktuğu 21. Yüzyılda, breaking bad, dostoyevski'nin yazdığı suç ve ceza'yı okuturcasına izlettiriyor kendini. Evinde poster diye kullanabileceğin kamera açılarını görüyorsun bu dizide. The godfather'ın sinema tarihindeki yerini, breaking bad televizyon tarihinde alıyor. Breaking bad, william shakespeare şiirselliğini ve dostoyevski'nin romanlarındaki kasvetliğini birleştiriyor kendinde. Sadece bunu yapmakla kalmıyor. Einsteinvâri bir dehayla, goethe karışımı bir estetiklikte sunuyor.
Ortalama bir ingiliz dizisi, ortalama bir amerikan dizisinden daha iyidir.
Black mirror'u efsane yapan şey ilk 2 sezonda kazandığı "reputation" idi.
Sonra bir amerikan dizi şirketi olan netflix, black mirror'un en iyi bölümü olan white christmas'tan sonra diziyi satın alıp black mirror standartlarının altında bir 3. Sezon çıkardı. Ardından gelen sezonlar ise berbattı. Bandersnatch tam bir saçmalıktı.
Dünyadaki en iyi dizileri genelde amerikalılar yapar, ancak dünyada güzel başlayan her türlü diziyi, sezonlar ilerledikçe en çok batıran da amerikalılardır.
Yine sherlock dizisini sadece ingiliz televizyonunun değil, dünya televizyonunun enleri arasına sokan şey, sherlock'un çoğu sinema filminden bile daha kaliteli olan 80 dakikalık bölümleriydi. Hatta irene adler'li 2. Sezon 1. Bölüm, muazzam bir işti.
Mesela black mirror'un ilk 2 sezonu biraz yüksek kültür işidir. Ancak ingilizler bu yüksek kültürü benimsemiş ve dizinin dünya çapında üne ulaşmasına sebep olmuşlardır.
Amerikalıların yaptığı yüksek kültür diyebileceğimiz bir dizi the wire ise, yayınlandığı dönem neredeyse hiçbi ödül kazanamamış, ve sezonlar ilerlerken hep az bilinen bi dizi olmuştur. Halen daha alması gereken övgüyü alamamaktadır.
Fikrimce üç film içinde en iyi oyunculuğu yapan Marlon Brando.
En iyi oyunculuğun sergilendiği sahne ise Don Vito Corleone'nin düğünde odasına gelen levazımatçının Vito'nun kulağına eğilip bi şeyler söyledikten sonra, Vito'nun sol el parmağını yüzüne yakın tutması ve o sırada Vito Corleone'nin gözlerinin levazımatçıyı takip etmesiyle levazımatçının nerede durduğunu, kamera levazımatçıyı göstermeden de anlıyor oluşumuz, üçlemenin en iyi oyunculuğuydu.
Al Pacino ilk filmde muazzam oyunculuk yapmış. İkinci filmde ise Robert De Niro da bu oyuncular arasında hiç sırıtmamış. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: biri Robert De Niro, diğeri Al Pacino olmak üzere sinema tarihinin en iyi iki oyuncusunun buluştuğu dört filmden en iyisi: The Godfather Part II.
Özellikle The Godfather'ın ilk filmini, sadece sinemanın en iyisi olarak değil, aynı zamanda bütün sanat dalları içerisinde en tepelere yerleştiririm. Bunun edebiyat versiyonu ise Karamazov Kardeşler. Her ikisi de aşmış iki sanatsal yapıttır ve bunların üzerine çıkmak inanılmaz zordur.
Kendim 12-13 yıldır kısa filmler çeken bi yönetmen olarak, kendi sanatıma en yakın film, The Godfather'ın ilk filmidir.
2. film teknik açıdan 1. filmden daha iyi olsa da, 1. film sanatsal anlamda üzerine çıkılmasının bir hayli zor olduğu bir filmdir.
Eğer 3. film, tıpkı 1. ve 2. film arasındaki gibi, 2 yıl süreyle piyasaya...
Kısacık ömrümüz var.50-80 yıl. Çok paran olsada her şeyi yapamazsın. Dünyada yapılabilecek her şeyi kısa ömrüne sığdıramazsın. Şuan Amerika'da yaşayan milyarder bir adamın Bostanlı sahilide kola çiğdem yapamıyacağını hepimiz iyi biliyoruz. Bu keyiften maruz kalıcak örneğin
zeki insanların yalnızlığı ve yoksulluğu, çoğu zaman bir tesadüf ya da şanssızlık olarak yorumlanır. Oysa bu durumun köklerinde, zekânın kendisinden çok, zekânın beraberinde getirdiği algı biçimlerinin ve bu algıyla çatışan toplumsal yapının yattığını düşünüyorum. Zekâ, insana dünyayı farklı bir açıdan görme yetisi kazandırır; fakat bu yeti, çoğu zaman bireyi kalabalığın ortak ritminden koparır. İnsan, anlamadığı şeyden korkar; anlaşılmadığını hisseden zeki birey de zamanla kendi kabuğuna çekilir. bu çekilme, başlangıçta bir savunma mekanizmasıyken, zamanla kronik bir yalnızlığa dönüşür.
Toplumsal uyum, büyük ölçüde ortak paydalarda buluşabilme becerisine dayanır. İnsanlar hava durumundan, günlük dertlerden, popüler kültürün dayattığı sıradan meselelerden konuşarak birbirine yakınlaşır. Bu sıradanlığın içinde bir tür güven vardır; çünkü ortak sığlık, kimseyi rahatsız etmez. Zeki ve derin düşünen insan ise bu sığ sularda yüzmekte zorlanır. onun zihni sürekli olarak anlam arayışındadır; küçük bir dedikodunun ardındaki psikolojik motivasyonu, bir esprinin altındaki gizli saldırganlığı ya da bir toplumsal kuralın tarihsel kökenini sorgular. Bu sorgulama hali, onu sohbetin doğal akışından koparır. Karşısındaki insan, bu kopukluğu soğukluk ya da kibir olarak algılar. Oysa durum tam tersidir; zeki insan çoğu zaman fazla empatiktir, fazla anlayışlıdır, fakat bu anlayışını günlük dilin kalıplarına sığdıramaz.
Bu noktada, zekânın getirdiği bir başka yük devreye girer: varoluşsal kaygı. Ortalama bir insan, günlük...
Freud’un insanı anlama çabası, bir bakıma karanlığa tutulan fener gibidir; ama bu fenerin ışığı, çoğu zaman tutanın kendi gölgesini de aydınlatır. Psikanalizin kurucusu, bilinçdışının kapılarını aralarken kendi iç dünyasının çatlaklarından da sızıyordu. Dostoyevski ise bambaşka bir yerde durur: O, insanı kâğıt üzerinde değil, kanlı canlı, sokakta, mahkemede, Sibirya sürgününde gözlemledi. İkisi arasındaki fark, teori ile pratiğin, koltuk ile cehennemin farkıdır. Freud, Raskolnikov’u bir vaka dosyası gibi incelerken; Dostoyevski, o dosyanın içinde yaşamış, cinayetin soğuk terini kendi alnında hissetmiştir.
Freud’un Dostoyevski’ye olan ilgisi, özellikle “Karamazov Kardeşler” üzerinden yürür. baba katli, ödipal çatışma, nevroz… Hepsi Freud’un elinde pürüzsüz birer kavrama dönüşür. Fakat burada ince bir ironi gizlidir: Freud, insanın karanlık yüzünü açıklamak için bir sanatçının eserini kullanırken, kendi kuramının da bir tür sanat eseri olduğunu göz ardı eder. çünkü bilinçdışı denen o karanlık oda, doğrudan gözlemlenemez; yalnızca yorumlanabilir. Dostoyevski ise yorum yapmaz, gösterir. suçlu karakterleri beyefendi rolüne yatmaz; onların iç çatışmaları, ahlaki çöküşleri ve anlık zaafları, bir laboratuvar deneyinin steril ortamından çok, çamurlu bir sokak kavgasını andırır.
Nitelik meselesi burada devreye girer. Freud’un dehası, bir sistemi kurmasından gelir; Dostoyevski’nin dehası ise sistemin içine sığmayan insanı yazmasından. Birincisi düzen arar, ikincisi kaosu anlatır. Oysa insanın karanlık yüzü tam da bu ikisinin arasında, düzen...
Zekâ, çoğu zaman yanlış anlaşılan bir yalnızlık üretir. İnsan, düşünme kapasitesi arttıkça etrafındaki dünyayı daha derin görmeye başlar; ama aynı derinlik, sıradan ilişkilerin yüzeysel sularında boğulmasına da neden olur. Zeki insanların sevgi ve anlaşılma arayışındaki kalite farkı dediğimiz şey, aslında tam da bu noktada başlar: Onlar için bir ilişki, yalnızca duygusal bir sığınak değil; aynı zamanda zihinsel bir buluşmadır. Sıradan bir sohbetin ötesinde, düşüncelerin çarpıştığı, fikirlerin tartışıldığı, sessizliklerin bile anlam taşıdığı bir alan ararlar. Bu arayış, çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanır; çünkü karşılarındaki insan, onların zihinsel dünyasına erişebilecek donanıma sahip değildir ya da daha kötüsü, bu dünyaya erişmek için herhangi bir çaba göstermez.
Bu durumu anlamak için önce zekânın ne tür bir ihtiyaç yarattığına bakmak gerekir. Ortalama bir insan için bir ilişki, büyük ölçüde duygusal paylaşım ve günlük yaşamın pratiklerine dayanır. Oysa düşünmeyi hayatının merkezine koymuş bir insan için ilişki, aynı zamanda bir öğrenme ve keşif sürecidir. onun için bir kitap okumak, bir film izlemek ya da bir sanat eserine bakmak yalnızca vakit geçirme değildir; bu eylemler, zihinsel bir gelişim aracıdır. Dolayısıyla bu insan, hayatına alacağı kişinin de bu bakış açısını paylaşmasını bekler. Birlikte izlenen bir filmin ardından yapılacak sohbetin, yalnızca "güzelmiş" ya da "kötüymüş" yorumundan ibaret olmamasını ister. Filmin...
Bir insanı gerçekten anlamak, onun hakkında çok şey bilmekten geçmez. Bilgi biriktirmek, birini tanımanın yalnızca en sığ katmanıdır; çoğu zaman da bizi yanıltır. Çünkü insan, hakkında topladığımız verilerden ibaret değildir. Onun korkuları, suskunlukları, bir konuşmanın ortasında gözlerinin nereye kaydığı, bir şeye gülerken sesindeki o incecik titreme... Bunların hiçbiri biyografiye yazılmaz. Tolstoy’un hayatı boyunca peşinde koştuğu o büyük soru, yani hayatın anlamı, aslında kitaplarında değil, köylülerle geçirdiği uzun gecelerde, bir çocuğun oyun oynarken attığı kahkahada gizliydi belki de. Ama o, bunu görebilmek için önce kendi içindeki gürültüyü susturmak zorundaydı.
Çoğumuz bu gürültüyle yaşıyoruz. dışarıdan gelen onca uyaran, onca beklenti, onca hazır fikir... İnsanın özüne ulaşmasını engelleyen şey aslında cehalet değil; bilgiyle örülmüş bir duvar. Her şeyi biliyoruz, herkes hakkında bir fikrimiz var, ama kimseyi gerçekten duymuyoruz. Zekâ dediğimiz şey de tam burada devreye giriyor. Ama zekâ, çoğu zaman sanıldığı gibi sorulara hızlı cevap vermek ya da karmaşık problemleri çözmek değildir. Asıl zekâ, bir insanın yüzündeki ifadenin ardındaki hikâyeyi okuyabilmektir. Bu, duyguları yoğun yaşamakla da ilgilidir; çünkü duygu yoğunluğu olmayan bir zekâ, kuru bir hesap makinesinden farksızdır. her zeki insanın duyguları diğerlerinden daha yoğun yaşadığını düşünürüm. Bu bir tesadüf değil; aynı madalyonun iki yüzü gibidirler. Birini anlamak için onunla birlikte hissetmek gerekir,...
İnsanı anlamak meselesi, hangi kapıdan girilirse girilsin sonu olmayan bir koridor gibi. kimi bu koridorda eline geçen ilk anahtarı kullanır: zekâ. Kimi ise kapının ardındaki karanlıkta yalnızca sevginin ışığına güvenir. Peki bu iki araçtan hangisi bizi gerçekten insanın özüne, o en derindeki çekirdeğe ulaştırır? Sorunun yanıtı, sandığımızdan çok daha kıvrak ve belki de ikisinin de tek başına yetersiz kaldığı bir yerde saklı.
Zekâ, insanı çözümlemede güçlü bir neşterdir. Davranışların ardındaki kalıpları görür, psikolojik mekanizmaları söküp takar, neden-sonuç ilişkilerini bir laboratuvar titizliğiyle ortaya döker. Bir insanın neden öfkelendiğini, neden sustuğunu, neden kaçındığını zekâ ile analiz edebilirsiniz. Hatta çoğu zaman bu analiz o kadar isabetlidir ki karşınızdakinin aklından geçenleri ondan önce siz söylersiniz. Fakat burada bir pürüz var. zekâ, insanı anlamak için onu bir nesneye, bir vakaya, incelenmesi gereken bir olguya dönüştürür. Oysa insan, kendisini incelendiğini hissettiği anda kapanır. Zekâ ne kadar keskin olursa olsun, karşısındakini bir teşhis masasına yatırdığı anda, aralarına görünmez bir cam duvar örer. O duvarın ardında insanın gerçek yüzü değil, yalnızca onun size göstermek istediği ya da sizin görebildiğiniz kısmı kalır.
Sevgi ise bambaşka bir kapıdır. Sevgi, karşındakini anlamak için önce onun yanında olmayı, onun hissettiğini hissetmeyi gerektirir. Bu, zekânın soğuk ve mesafeli bakışının tam karşısında duran, sıcak...
Zekâ ile yalnızlık arasında kurulan ilişki, çoğu zaman romantik bir övgüyle süslenir. Dâhi portreleri çizilirken yalnızlık, bu portrenin ayrılmaz bir fonu gibi durur; sanki düşüncenin derinliği, insan kalabalığının sığlığından kaçmak zorundaymış gibi anlatılır. Oysa işin içine mutluluk girdiğinde tablo tersine döner. zeki insanın yalnızlığı, çoğu zaman seçilmiş bir inziva değil; dayanılmaz bir mahkûmiyettir. Bu mahkûmiyetin mutsuzluk getirmesi, zekânın kendisinden değil, onun toplumla kurduğu çarpık ilişkiden kaynaklanır.
Öncelikle şu soruyu sormak gerekir: Zeki insan neyi farklı görür de yalnız kalır? Ortalama bir insan, sosyal hayatını sürdürmek için pekçok konuda ortak paydada buluşmak zorundadır. Bu paydalar; gündelik sohbetler, ortak eğlence anlayışı, hatta birlikte şikâyet edilecek konuların seçimi gibi sıradan ama işlevsel araçlardır. Zeki insan ise bu araçların çoğunu gereksiz bulur. Onun zihni sürekli olarak neden-sonuç ilişkileri kurar, olayların arka planını sorgular, konuşmalardaki tutarsızlıkları anında fark eder. Bu durum, onu sohbetin akışından koparır. Karşısındaki insanın anlattığı bir komşu dedikodusunu dinlerken, aslında o dedikodunun toplumsal psikolojisini çözümlemeye başlar. Bu çözümleme onu o ana ait kılmaz; tam tersine, o anın dışına iter. Zamanla bu dışarıda kalma hali, karşılıklı bir yabancılaşmaya dönüşür. Toplum, anlamadığı bu insanı yalnız bırakır; zeki insan da anlamadığı toplumdan uzaklaşır.
Fakat burada bir yanılgıya düşmemek gerekir. Zeki insanın toplumdan uzaklaşması, onun insanlara...
Zekâ ile yalnızlık arasında kurulan ilişki, çoğu zaman romantik bir övgü gibi sunulur. Sanki zeki insanlar kalabalıkların sığlığından sıkılmış, kendi derin düşüncelerinin sarayına çekilmiş seçilmiş ruhlardır. Oysa işin içine girdikçe görüyorsun ki bu bir seçim değil, daha çok bir mahkûmiyet. Zekânın kendisi değil belki ama onun getirdiği farkındalık, insanı öyle bir noktaya taşıyor ki orada artık geri dönüş yok. Geri dönemediğin için de yalnızlık bir tercih olmaktan çıkıp yaşam alanının ta kendisi oluyor.
İnsan ilişkilerinin büyük bölümü, üzerinde düşünülmemiş varsayımlar üzerine kurulu. İnsanların büyük çoğunluğu için sohbet, fikir alışverişi değil; bir tür ritüel. Konuşulur, gülünür, onaylanır; ama derinlemesine bir sorgulama yapılmaz. Zeki insan bu ritüelin içine girdiğinde, farkında olmadan bir uyumsuzluk yaratır. Sorduğu sorular, kurduğu bağlantılar, gösterdiği şüphecilik; karşısındakini ya tedirgin eder ya da sıkar. Bir süre sonra insanlar onunla konuşmaktan kaçınır. Çünkü onunla konuşmak, düşünmeyi gerektirir; oysa çoğu insan günlük hayatın akışında düşünmeyi değil, hissetmeyi ve alışkanlıkla hareket etmeyi tercih eder.
Bu noktada şu ayrımı yapmak gerekiyor: Zeki insan, karşısındakini küçümsediği için yalnız kalmaz. Tam aksine, çoğu zaman karşısındakinin potansiyelini görür ama o potansiyelin ortaya çıkması için gereken ortak çabayı bulamaz. İki insan arasındaki en verimli ilişki, karşılıklı uyarandır. Biri diğerinin düşüncesini tetikler, öbürü onu daha ileri taşır. Ama...
Zekânın toplum içinde bir bedeli var. Bu bedel çoğu zaman yalnızlık olarak ödeniyor; ama bu yalnızlık, dışarıdan bakıldığı gibi bir eksiklik ya da kayıp değil. Daha çok, kişinin kendine kurduğu görünmez bir sığınak. Sarı ördeklerle dolu bir havuzda yüzen siyah ördeği düşünün. o, renginden dolayı dışlanmaz aslında; dışlanır çünkü sürünün hareket kodlarına uymaz. Sarı ördeklerin hepsi aynı yöne yüzerken o, suyun altındaki akıntıyı merak eder. İşte toplumun dışladığı zeki insanlar da tam olarak böyle bir konumdadır: onlar, çoğunluğun üzerinde anlaştığı basit mutluluk formüllerine içten içe gülümserler ve bu gülümseme, dışarıdan bir küçümseme gibi algılanır.
Oysa mesele küçümsemek değil. mesele, aynı dili konuşuyor görünüp aynı şeyleri kastetmemektir. Zeki insan, bir sohbette lafın gelişine değil, lafın altındaki niyete odaklanır. Çoğu insan için hava durumu bir sohbet konusudur; zeki insan içinse hava durumu, insanların neden bu kadar önemsiz şeylerle vakit doldurma ihtiyacı duyduğuna dair bir veridir. Bu fark, zamanla aşılmaz bir uçuruma dönüşür. Karşılıklı konuşmalar giderek azalır, çünkü zeki insan sürekli olarak cümlelerin arasındaki boşlukları görür ve bu boşlukları dile getirmek, karşısındakini ya kızdırır ya da şaşırtır. Kimse kendisiyle bu kadar açık yüreklilikle yüzleşmek istemez.
Bu yüzden zeki insan, kendi iç sesine dönmeyi öğrenir. Dışarıdaki dünya onun için giderek daha az güvenilir bir...
Düşünmek, insanı hayvana bağlayan ipleri koparan o görünmez faaliyet. Ama her düşünce aynı ağırlıkta taşınmıyor. Kimi düşünce bir kuş gibi hafif, konar konmaz uçar gider. Kimisi ise kurşun gibi oturur beynin kıvrımlarına, orada birikir, çoğalır ve sonunda insanı iki büklüm eder. çok düşünmenin yorgunluğu işte tam olarak bu noktada başlıyor: zihnin bir yük hayvanına dönüşmesinde. Oysa zihin, doğası gereği bir keşif aracıdır; onu sürekli aynı maden ocağına indirip aynı taşı çıkarmaya zorladığınızda, ister istemez yıpranıyor.
Bu yorgunluğun en derin kaynağı, düşünmenin çoğu zaman bir çözüm arayışı olmaktan çıkıp bir kısır döngüye dönüşmesidir. İnsan bir meseleyi ele alır, onu her açıdan evirip çevirir, gelecekteki olasılıkları hesaplar, geçmişteki hataları yeniden yaşar. Fakat bu zihinsel emeğin sonunda çoğu zaman elle tutulur bir sonuç yoktur. Ortada ne karar verilmiş bir yol, ne de çözülmüş bir problem vardır. Sadece tükenmiş bir irade ve daha da bulanıklaşmış bir zihin vardır. İnsan, bir makine gibi çalışıp durur ama ürettiği hiçbir şeyi dışarı çıkaramaz; bu da içeride bir enerji birikintisi yaratır ve sonunda o birikinti, tıkanmış bir boru gibi patlar ya da sızlar durur.
Toplumun bu duruma bakışı ise ayrı bir ironi taşır. Düşünmek yüceltilir, filozoflar baş tacı edilir, derin düşünceye sahip insanlara hürmet gösterilir. Fakat aynı toplum,...
Meritokrasi, kulağa ne kadar temiz geliyor değil mi? Çalışanın kazanacağı, liyakatin ödüllendirileceği, zekâ ve donanımın en üst kata taşınacağı bir düzen vaadi. Oysa perde arkasına geçtiğinizde, bu sistemin en çok beslediği şeyin aslında bir tür kolektif yanılsama olduğunu görürsünüz. Çünkü meritokrasi, çoğu zaman gerçekten en iyiyi değil, en iyi *görüneni* yukarı taşır. Ve bu görüntüyü inşa etme sanatı, derinliği olan insanın doğal olarak sahip olmadığı, hatta çoğu zaman küçümsediği bir beceridir.
Güçlü görünmek ile güçlü olmak arasındaki fark, modern iş yaşamının ve sosyal ilişkilerin en kritik ayrımıdır. Yüzeysel bi analizle, kendini iyi pazarlayan, doğru insanlarla doğru zamanda fotoğraf verdiren, toplantılarda ses tonunu yükselten kişi "lider" ilan edilir. Oysa bu kişinin masasında duran dosyaların içeriğinden haberi yoktur; ama masasının üzerindeki düzen, ona bir otorite havası katar. bu hava, gerçek bilgiyi elinde tutan ama bunu gürültüyle ilan etmeyi kendine yediremeyen insanın üzerine bir gölge gibi düşer. Derin, zeki ve donanımlı insanlar çoğu zaman bu gürültüyü reddederler; kendilerini dinlemeyi, düşünmeyi ve gözlemlemeyi tercih ederler. Ne var ki bu tercih, onları sistemin gözünde görünmez kılar. Bir bilgenin ne kadar az öğrencisi varsa o kadar değerli olduğu fikri, ne yazık ki kurumsal dünyada geçerli bir yasa değildir; orada geçerli olan yasa, ne kadar çok alkışlanırsan...
Toplumun bize öğrettiği ilk şey, gücün dışarıdan geldiğidir. oysa insan, hayatının bir noktasında durup etrafına baktığında, asıl savaşın kendi içinde verildiğini fark eder. Dışarıda sergilenen kas, makam ya da kalabalık bir çevre, çoğu zaman içerideki boşluğu örtmek için kullanılan ince bir perdedir. Bu perdeyi araladığınızda, toplumun "zayıf" olarak nitelendirdiği pek çok insanın aslında en derin düşünme ve hissetme kapasitesine sahip olduğunu görürsünüz. güçlü olmak, bağırıp çağırmak ya da herkesi susturmak değildir; kendi iç sesini, en karmaşık anında bile dinleyebilmektir.
Çocukluğumuzdan itibaren bize dayatılan bir başarı ve güç tanımı var. okulda en çok konuşan, en hızlı cevap veren, en çok arkadaşı olan çocuk "güçlü" addedilir. Sessiz olan, kenarda durup izleyen, soruları düşünerek cevaplayan çocuk ise çoğu zaman geri planda kalır, hatta bazen "ezik" olarak etiketlenir. Oysa o sessiz çocuk, belki de etrafındaki herkesten daha fazla şey görüyordur. Düşünmek, fiziksel hareketlilikten soyutlanmak anlamına gelse de gerçek dünyaya kapı aralayan en önemli eylemdir. Bu eylem, kalabalığın içinde kaybolmadan, kendi yolunu bulabilmenin en sağlam temelidir. Ne var ki toplum, bu tür bir içsel gücü nadiren ödüllendirir; çünkü içsel güç, kontrol edilmesi en zor olan güçtür.
zayıflık algısı ise daha da sinsi bir biçimde işler. Bir insanın ağlaması, duygularını belli etmesi ya da yalnız kalmayı...
İnsanı yönetmek isteyenlerin önce onu tanıması gerekir; tanımak da çoğu zaman sevmek ya da anlamak değil, çözümlemek demektir. Duygularıyla oynayan insanların ahlaki zekâsı meselesi tam da burada başlar: birini harekete geçirmek için onun en zayıf anını kollamak, yalnızca bir strateji değil, aynı zamanda bir karakter sınavıdır. Oysa karakter, kişinin kendisine karşı da verdiği sözdür; başkasının kırılganlığını bir kaldıraç gibi kullanan kişi, aslında kendi içindeki boşluğu da ele verir.
Manipülasyonun en rahatsız edici yanı, çoğu zaman zekâyla karıştırılmasıdır. Oysa bir insanın duygularını harekete geçirmek için onun acısını, özlemini, korkusunu ya da hırsını bilmek yeterli değildir; bunları bilmek başka, bunları kullanmak bambaşka bir şeydir. İlki gözlemdir, ikincisi ise bir tür şiddettir. Şiddetin en sessiz biçimi belki de budur: karşındakinin kalbini bir enstrüman gibi akort edip ondan istediğin melodiyi çalmak. Bu melodiyi dinleyenler çoğu zaman farkına bile varmaz; çalan kişi ise kendini usta sanır. Ama bir enstrümanı çalmakla onu yok etmek arasında ince bir çizgi vardır ve bu çizgiyi aşanlar, aslında kendi ruhlarının tellerini de koparır.
Ahlaki zekâ, doğru ile yanlışı bilmekten öte, bu bilgiyi eyleme dönüştürebilme cesaretidir. Duygularıyla oynayan insanların çoğu, doğruyu bilir; hatta çoğu zaman yanlış yaptıklarının da farkındadırlar. Ama bu farkındalık onları durdurmaz, çünkü ahlaki zekâ yalnızca bilgiyle değil, erdemle...